Ilk filmimiz Guney Kore’den; Welcome to Dongmakgol adinda olaganustu bir gorsellige sahip, sicak mi sicak, keyifli mi keyifli bir film. Seyrettikten sonra insanin dort bir yanini Dongmakgol’da yasama arzusu kapliyor. Oradaki insanlardan biri olmak, orada bir omur gecirmek istiyor. Televizyon yok, elektrik yok, bilgisayariydi internetiydi de yok. Ama bunlarin yaninda tasa da yok, dert de yok. Savas nedir bilmeyen, tufege sopa, migferlere kabuk, el bombasina patates diyecek kadar saf koylulerin yasadigi bir koy, Dongmakgol. Kore’de savas devam ediyor. Guney-Kuzey Kore catismasini filmin basinda en acimasiz sekilde seyrediyoruz. Birbirlerine olan dusmanliklarini, acimasizliklarini. Derken 3 Guney Koreli askerle 2 Kuzey Koreli asker Dongmakgol koyunde karsilasiyorlar. Bir de aralarina Amerikali bir asker de karisinca hikayemiz de burada basliyor. En bastaki gercekci savas sahnelerinden sonra, bu karsilasmanin ardindan oldukca sicak, samimi, olaganustu bir gorsellige sahip film seyretmeye basliyoruz. Koylulerin safliklari ile askerlerin dusmanliklari, nefretleri arasindaki tezatliklar sonucu meydana gelen olaylar bol bol gulduruyor bizi. Sıklıkla gosterilen ve seyrine doyum olmayan o enfes manzaralar, o capcanli renkler bizi alip goturuyor zaten. Zaman zaman kullanilan masalsi gorsel anlatimlar, tum film boyunca bizi saran muzikler seyir keyfine keyif katiyor. Insanlarin birarada yasadiginda pekala dostca gecinebileceklerini, savasin anlamsizligi cok cok guzel bir sekilde anlatiyor bize yonetmen; sıkmadan, ders verme kaygisi tasimadan. Uzatmiyayim. Keyifli bir iki saat gecirmek isteyenler mutlaka gitsinler Dongmakgol’a. Sonra ayrilmak istemezseniz oradan karismam.
Ikinci filmimiz ise “Bu neng shuo de. mi mi” yani ingilizce soylersek “Secret”. Hong Kong/Tayvan ortak yapimi olaganustu bir film. Olaganustu derken abartmiyorum gercekten muthesem. Onumuzdeki 3-4 yil icerisinde Hollywood versiyonunun kesinlikle cekilecegine eminim. Jay cok basarili bir piyanist, ogrencidir. Okulun son yilinda kaydini babasinin ogretmenlik yaptigi okula aldirir. Burada kendisi gibi cok basarili olan bir diger piyanist ve ogrenci Rain ile tanisir, arkadas olurlar. Ilk yarida bu guzel arkadasligi, muthis piyano resitalleri esliginde seyrediyoruz. Derken ikinci yarida bambaska bir hal aliyor film. Gittikce lezzetlenen bir sekilde devam ediyor ve bitiyor. Soylemiyeyim oturup seyredin. Ozellikle piyano resitallerini dinlemeyi seviyorsaniz mutlaka ama mutlaka seyredin. Son zamanlarda seyrettigim en iyi filmlerden biri oldugu gibi dinledigim en iyi muziklere sahip filmlerden de biriydi. Filmin en basindaki fragmandan baslamak uzere en son bitimine kadar bir solukta seyrettim. Gecenlerde The Legend of 1900′u seyretmistim. Seyredenler bilir, gemide dogan bir cocugun yetenekli bir piyanist haline gelmesini ve gemideki hayatini anlatan Tim Roth’un olaganust bir performans sergiledigi muthis bir filmdir. Piyano duellosu kavramiyla ilk o filmde tanismistim. Oldukca keyifli, seyrine, dinlemesine doyum olmayan bir bolumdu. Secret’taki piyano duellosu ise ondan uc dort gomlek daha ustundu. Gerek muzikler olsun gerekse de kamera acilari, efektler olaganustuydu. Filmin yonetmeni, senaristi, basrol oyuncusu, muziklerini yapan Jay Chou gercekten olaganustu bir is cikarmis. Kendisi gercek hayatta da olaganustu bir piyanist ve baska filmlerinde muziklerini yapan biri. Ilk senaristlik ve yonetmenlik denemesi olan bunun yaninda da basrol oyuncusu olan Jay Chou gercekten ilerisi icin umut vadeden biri oldugunu ispatlamis. Neyse uzatmiyayim, abartmiyayim. Lakin acin seyredin. Eger ki piyano dinlemeyi seviyorsaniz begeneceksiniz. Sevmiyorsaniz bile begeneceksiniz cunku senaryo itibariyle de bence cok cok basarili olmustur. Sevmemin bir diger etkisi de sey olabilir. Filmde Frequency ve Lake House gibi filmlerden de hatirlatmalar gordum. O iki filmi de sevmis biri olarak onlari animasatmasi da ayrica begenimi kazanmistir.
Seyretmeyecekseniz bile ozellikle Secret’in soundtracklerini bulup bulusturup mutlaka dinleyin.
Puzzle yapmayi da severim ama bazen gercekten can sıkıcı olabiliyor. Hele ki tek duze renkler, tonlar, sekiller var ise bu sıkıcılık derecesi gitgide artiyor. Selcuk’un aldigi puzzle duruyordu evde. Yapacagindan degil ya almis koymus odanin bir kenarina. Elime gecince bir basliyayim dedim, baslamaz olaydim. Sekiller, evler, dag tepeler neyse de masmavi gozyuzu yapmak pek de kolay degilmis. Hele bir noktadan sonra tum parcalari denemek. Neyse ki sinirlerim oldukca saglam cikti da yarisinda biraktim puzzle :P . Sonra nasil olduysa bir maket buldum. 200 kusur parcalik 1/48 olceginde savas ucagi maketi. Puzzle yerine cok daha guzel ve keyifli olacagini dusundugum bir ugras cikti. Ilk baslarda kolay gibi gorunse de -ilk olmasinin da etkisiyle- oldukca ugrastirdi. Gercekten kolay is degilmis; bir de tahta gemi modeliyle ugrasmayi planliyormusum ben. Dedim ya ilk olmasinin da etkisiyle sadece maketi yaptim bitti. Parcalari kestim, duzelttim, yapistirip ucak haline soktum. Ne bir boyama ne de bir iki cikartma disinda renklendirme yoktu. Ot gibi birsey oldu. Ama yine de keyifliydi. Ozellikle bir gemi maketi edinmek istiyorum ama henuz bir kit edinebilecegim bir yer bulamadim. O yuzden alternatif olarak simdilik plastik maketlerle idare etmek zorundayim :( Ama gemi de yapacam insallah, azimliyim :P
Gecenlerde hem oynamak icin neler yeni gelmis diye bakmak icin hem de biraz cocuklarla zaman gecirmek icin Toys’R Us’a gitmistim. Yasar’da maket diye birseylerden bahsedince gidip yerinde goreyim dedim. Revell’in guzel, istah acici setleri gelmis de meger haberimiz yokmus. Tahminim bi saat kadar onu mu alsam bunu mu diye tum maketlerin altini ustune getirdim. Cok alternatif olmamasi, mevcut maketlerin de nispeten kolay olmasi secenekleri bir taraftan da kisitlamisti. O hisimla bi tane 1/144 olceginde Airbus maketi alip ciktim. Ama aklimin bir kosesi Ferrari F2005 ve devasa Concorde maketinde kalmisti. Bugun firsat bu firsat tekrar gidince kacirmadan F2005′in de maketini aldim. Buralarda pek fazla ilgi olmadigindan bu tarz setleri bulmak zor oluyor. Gelenlerde aslinda oldukca eski maketler ama idare etmek lazim.
Ilk aldigim savas ucaginin aksine bu setten boyalari ve yapistiricisi da cikti. O yuzden biraz daha keyifli ve sonuclarin biraz daha goze hitap edecegini dusunuyorum. Once hangisinden baslasam acaba diye dusunurken ipi Airbus maketi gogusledi. Boyama isinde acemiyim henuz. Ya bi ressam bulacaktim ya da F2005′i yapmadan once biraz pratik yapacaktim. Bu sebeple once ucaktan basliyayim dedim ki Ferrari’nin sanini yurutecek F2005′in maketi biraz daha ozenli ve iyi olsun. Basladim da bu aksam. 1 saatlik bir surede ucagin ana iskeleti bitmisti bile. Oysaki savas ucaginin ana iskeletini sanirim 3 gunde falan tamamlamistim. Birak ana iskeletini sadece pilot koltugunu yapmak 10 dakikami almisti. Hangisi daha zevkli karar vermedim. Simdilik cerez niyetine bunlarla ugrasip, biraz daha elimi alistirdiktan sonra zorluk derecesi 5 olan yeni bir maket edinmem sart. Yoksa bu sekilde tadi cok fazla damakta kalmiyor :P
Baslamadan once son hazirliklar da tamam :P
![]()
Simdilik ucagin son hali boyle. Bu aksamik bu kadar yeter sanirim. Yarina devam ederim. Bittikten sonra da F2005′e baslarim artik.
![]()
Panoramik fotograflari oldum olasi sevmisimdir, her ne kadar becerip cekemiyor olsam da. Ama ugrasmasi bile apayri bir keyif veriyor. Ozellikle kislarin kis gibi gecmedigi, ayni zamanda baharin, yazin guzelliginin de olmadigi su gunlerde cok daha iyi geliyor; en azindan disari cikmak icin sebep veriyor. Yoksa nedendir bilmiyorum ama elime makine alip disari adim atasim gelmiyor. Yaz gelse bortu bocegin pesinde kosturma firsati olacak ama kisin iste o “kis” olmayinca pek de birsey kalmiyor geriye. Veya ben artik “fotograf” denilen olgudan ilginc bir sekilde kopmus vaziyetteyim. Sanirim su aralar kafamda dolasan eldeki tum ekipmani satma fikrinin temel nedeni de?! Kulaga da pek hos geliyor aslinda…
Gerci konumuz bu degil ama. Ne zamandir tembellikten erteledigim ceviriye basladim. Aslinda Kasim-Aralik gibi baslamistim fakat okuldu, dersti, projeydi derken kaldi. Su an Panorama Factory‘nin yeni surumu de cikmisken yeniden basladim programin Turkce cevirisine. Insallah yine uzerime bi agirlik cokmez, miskinlik agir basmaz da 10-15 gune kadar biter su ceviri, yeni surumde yerini alir. Bu arada panoramik fotograflarla ilgilenenler icin de tavsiye ederim programi, bir denesinler mutlaka. Pisman olmayacaginiza eminim :P
Prison Break, WGA’nin grevine kurban gidip 13. bolumle apar topar bitince haliylen insan bosluga dusebiliyor seyredecek birsey bulamayinca. Lost kismen de olsa o eksikligi kapatiyordu aslinda. Ozellikle 5. bolumuyle birlikte apayri bir kivama geldi. Keske ayni sekilde devam etseler. Etseler de gerci ne kadar edecek ki? 5. bolum oynadi. Cekilmis olan 3 bolum daha kaldi. 8. bolumden sonra da tatile giriyor. Bi de Nisan’in son haftasi 9. bolumle baslayip bu sezon planlanan 16 bolum yerine 13 bolumle 4. sezona veda edecek. Kalacak yine elde avucta sorularla. Gerci son bolum gibi 3-4 bolum daha yapsalar en azindan sisimiz biraz iner :P
Neyse bosluktan bahsediyorduk. Bu diziler yuzunden film izlemeyemez hale geldim. Aslinda izlemesine izliyorum ama acip filme baslamak kismi zor geliyor. Alistik 20 dklik, 40dklik dizilere simdi oyle 2-3 saat olunca insan oturamiyor. O yuzden 3-4 bolum dizi, 1-2 film seklinde gecistiriyordum gunleri. Lakin siradisi doktorumuz Dr. Gregory House ile tanisinca filmlerin pabucu bir sureligine dama atildi. Etrafta bol miktarda bulunan bu hastane dizilerine cok da sicak bakmiyor(d)um acikcasi. Arkadaslar icin indirdigim Scrubs ve Grey’s Anatomy’nin sadece 1-2 bolumen dayanabilmis ve listemden kaldirmistim. Ancak ne seyredeyim derken oldukca ovulen House’un ilk 3 bolumunu izledim. Arkadasindan da sonraki 3 bolumu derken su aralar 1. sezonu neredeyse bitmek uzere. Diger dizilerden ayriliyor veya ben onyargili davranip ayiriyorum. Aslinda House’a da baktigimda dizinin belki de yarisini anlamiyorum. Havada ucusan terimler, ilac, hastalik isimleri derken konusmalar, altyazilar akip gidiyor. Ancak yine de seyrettiriyor kendini uyuz herif ?! . Dizinin goruntulerini, tonlandirmalari, kamera acilarini oldukca begendim. Sade jenerigi de oldukca guzel ve basarili olmsu. Dizide ozellikle Gregory House karakteri gercekten muthis. Bi insan bu kadar ukala, ancak bu kadar uyuz, tum bunlara ragmen de bu kadar hakli olabilir. Ukalaligi da buradan geliyor herhalde. Ayni sekilde mizahi yonu de yine bu ukalaligindan kaynaklaniyor buyuk bir olasilikla. Hugh Laurie oldukca basarili ve iyi bir is cikariyor. Dizinin, ne hastane detaylariyla, ne hastalik detaylariyla, ne konusmalarla ne de baska birseylerle cilkini cikarmiyorlar. Hepsi dozajinda. Ara ara ekrana gelen vucud icindeki efektler, goruntuler de cok basarili ve dozunda olmus. Umdumugun aksine oldukca keyifli ve seyredilesi bir hastane dizisi olmus House M.D. ; dizi arayanlara tavsiye olunur. En azindan 1-2 bolum seyredip kendiniz karar verin. Ayrica yanlis bilmiyorsam dizi doktorlarin danismanliginda cekiliyormus. Yani gerceklere dayaniyor demek yanlis da olmaz (doktor olmadigindan ancak bu kadarini soyleyebiliyorum :P) . Ayrica yer yer yapilan gondermeler de harika olmus, tadina tad katmis.
How I Met Your Mother’in tatile girmesinin ardindan kapildigim umutsuzluktan sonra 3. sezonu tekrardan seyrederken vakti zamaninda oldukca ovulen ve sitcomun onculerinden tabir edilen Friends’i de bi kenarda tutuyordum. How I Met Your Mother’in 17 Mart itibariyle geri doneceginin sevinciyle o zamana kadar dedim vakti Friends’le gecirelim. Ilk basta alismasi biraz zor geliyor ama sonradan alisiyor insan. Yabanci sitcomlarin aslinda en cok bu tarafini seviyorum. 20 dk gibi oldukca yeterli bir zamanda fazlasiyla yapmak istediklerini yapiyorlar. Cilkini cikarmadan hersey baslayip bitiyor. Ara ara bir doz Friends de iyi gidiyor, hastaneden hastaliklardan bikinca.
Bu arada izlenecekler listesi de yine artmaya basliyor. Bir sekilde ucundan kiyisindan baslamak gerek.
Gecenlerde seyrettim. Bir kere, kiz erkek ayrimi yapmadan her kesime kendini sevdiren yegane araba olan Kara Simsek’i ozlemisim bunu anladim. Arac da farkli olsa efendime soyliyeyim oyuncularda farkli olsa jenerik muzigi ayni. O muzigi duyunce bile icim bir hos oldu. Bir rehavet coktu uzerime nedendir bilinmez. O yuzden cok fazla sorgulamiyor ve yadirgamiyorum. Iyi oldu.
4 sezonluk ilk dizimizde Transam marka arabadan bozma Knight Industry Two Thousand ‘in abisi olarak yeni -olasi- dizide Knight Industry Three Thousand (KITT)’i bir Mustang canlandiriyor. Ilk etapta kabul etmek gerekir ki insan yabancilik cekiyor, begenmiyor. Ancak o 1 saatlik surenin sonunda yavas yavas goz alisiyor, hatta icten ice begeniyor insan ve bitmesin istiyor. O yuzden Mustang’den KITT mi olurmus canim falan demeyin. Bir sekilde teknolojiye ayak uydurmalari lazim.
Pilot bolumun konusu biraz zayifti, cok da olaganustu degildi. Eski KITT oldukca gelismis. Hatta Viper ozellikleri de kazanmis. (Viper dizisi de bir ara TVlerde yayinlaniyordu, seyredenler bilir. Boyle renk/sekil degisimleri gibi ozelligi vardi). Viper’in arac donusumleri KITT’e de eklenmis. Orjinalligini bozmus mu bozmamis mi tartisilir ama dedigim gibi teknoloji faktorunu dusundugumuzde insan yadirgamiyor. Yer yer efektleri oldukca begendim. Ozellikle kursunlarin arabaya carpislari ve kaportadan sekmeleri falan oldukca hos olmustu. Deanna Russo ablamiz da ayri bir renk katmis. Bu arada Michael Knight’i da gormek hostu. Unutmadan yeni KITT’i de begendim aslinda. Oldukca komik ve bir o kadar da ukela olmus laugh.gif Cok bilmis tavirlari felaketti biggrin.gif
Sonuc olarak bu haliyle, saglam bir hikaye olmadigi muddetce cok da fazla reyting savaslarina dayanabilecegini pek sanmiyorum. Seyredilmesindeki en buyuk etken dedigim gibi 80lerin Kara Simsek fanatiklerinin Kara Simsek’e olan ozlemlerini bir nebze de olsun hafifletmesi olacaktir. Diyorum ya sirf o jenerik muzigini duymak icin bile izlenebilir, izlenmesi gerekir.
Hatirlamak isteyenler icin 1982 yapimi Knight Rider’in acilis fragmani. O nasil bir muziktir oyle?!
Izleyin, izlettirin derim baska birsey demem. Bugun seyretme firsati buldum sinemada, gercekten cok cok iyi bir film olmus.
—
Van.. 1915 Ocak.. Kış…
1’nci Dünya Harbi’nin ilk ayları…
Eli tüfek tutan herkes Ruslarla ölüm – kalım harbindeyken sınır birliklerinde cephane tükenir…
Vanlı çocuklar gönüllü olurlar; Yaşları 12 – 17 arasında değişen 120 isimsiz kahraman çocuk… Cephaneyi sırtlanırlar, karlı dağlarda günlerce gecelerce yürürler…
İşte, isimleri unutulmuş olsa da bu büyük yolculuğu gerçek bir kahramanlığa dönüştüren gençlerimizin şanlı öyküsü bugünlerde beyaz perdeye aktarılıyor. Hazırlıkları 3 yıldır sürmekte olan “120”, özellikle günümüz gençleri için “uzun bir memleket türküsü” hedefiyle tasarlandı; 1914 yılı dekorları ve kostümleri yeniden üretildi.
[url=http://beyazperde.mynet.com/film.asp?id=3844]http://beyazperde.mynet.com/film.asp?id=3844[/url]
Neye niyet neye kismet derler ya. Bu film de oyle oldu biraz. IMAX’in attigi 3D kazigindan sonra ilac gibi geldi film. Guzel filmdi ki aksi olmasi da dusunulemezdi zaten. Bi de guzel kilan baska etmenler de vardi ama neyse :)
Muzikal sevmeyen adama muzikal sevdirir bu Tim Burton. Cok cok iyi olmadigi surece, cok iyi bir koreografi ile desteklenmedigi surece (Chicago ve Hairspray gibi) veya siddetle tavsiye edilmedigi surece oturup Muzikal seyretmisligim yoktur. Aslinda birak muzikali film esnasinda konuya uygun olsa bile soylenen uzun uzuuun sarkilar zaman zaman canimi sıkmıştır. Ancak Sweeney Todd:The Demon Barber of the Fleet Street ‘de gorduk ki gayet guzel insani sıkmadan da muzikal seyrettirilebiliyormus. Insani sahnenin karsisina mihlayabiliyormus. Ben gayet keyifli buldum acikcasi sarkili bolumleri. Cok guzel kullanilmis. Ozellikle gecmisi anlattigi sahnelerdeki muzikler, sarkilar tabir-i caizse cuk diye oturmus. Yer yer normal konusmalari bile sarkilarla yapmalari bazen sıkıcı olabiliyordu kabul etmek lazim. En azindan benim gibi sabirsiz izleyiciler icin :ter: Zira hizli bir sekilde konusup bitirse de gorsek ne olacak diye catliyordum :ter: Ama inadina uzatiyordu, haliyle kil olmadim da degil biraz. Ama bu guzel oldugu gercegini degistirmiyor.
Isin muzikal kismini bir kenara birakirsak. Hem klasik bir Tim Burton filmi olmus hem de siradisi bir Tim Burton filmi olmus. Filmin genel atmosferi ve o donuk tonlamalar harikaydi. Makyaj, kiyafetler, mekanlar hepsi olaganustuydu ve filmin atmosferine harika bir bicimde uyuyordu. Johnny Depp ve Helena Bonham Carter’in performanslari harikaydi. Muthis bir ikili olmuslar, sesleri de oldukca guzelmis :P Makyajlari ve kiyafetlerini yukarida soyledim zaten yeniden ovmeme gerek yok sanirim :P Sonuc olarak kurgusuyla, gorselligiyle, etkileyiciyle harika bir Tim Burton filmi daha izleme serefine nail olduk.
Hani dedik ya hem klasik hem de siradisi bir Tim Burton filmi diye. Siradisiligi da biraz kanli olusundan, icerdigi bi parca siddetten geliyor aslinda. Su ana kadar, bu kadar bariz kan olan, bu kadar siddet iceren baska bir filmini seyretmemistim. Insan ne oldu bu adama yahuu demekten alamiyor kendini. Sanirim o da degisiklik olsun istemis, guzel de olmus. Her ne kadar kanli da olsa, cok siddet iceriyor gibi gorunse de aslinda degildi. Tamam boyunlarini kesiyor, kan akitiyor ama o kadar da siddet dolu degildi gibi geliyor bana o sahneler. Yani nasil diyeyim seyirciyi korkutacak, igrendirecek, tiksindirecek turden degildi. Amac seyirciye korku ve igrenclik asilamak olsaydi cok daha etkileyici yapilabilirdi ancak orada akan kan, kanin yapisi bile insani o kadar da etkilemiyordu; nice kanli filme gore. O yuzden o konuda da haksizlik yapildigini dusunuyorum filme.
Ozetlemek gerekirse, yine hayranlik uyandiran bir surelik de olsa Tim Burton ozlemimizi giderecek olan enfes bir filmdi. Herkesin gidip sinemada gormesi, o muthis atmosferi doya doya hissetmesi, o guzel sarkilari dinlemesi gerek.
Yaz mevsimini iple cekmek icin oldukca saglam bir neden gibi gozukuyor yeni nesil Pixar harikasi Wall-E. 2009 yazina kadar Ice Age 3′u beklemek yerine bu yaz bununla zaman gecirecegiz anlasilan :P
Harika olacaginin ilk ipuclarini veren fragman:
Bu da bir diger keyifli kisa filmi
Yarin hep birlikte anlayacagiz son kac kaldigini. Yoruldum yahuu sinav stresinden artik. Hayir calismak, calismamak da degil mesele. Sadece sinavin var olma stresi bunaltiyor :P Oyle ya da boyle bitsin artik su cileee, aaaaaa :solo: Neyse bakalim hayirlisi artik. Ama ben yine de sinavdan sonra notlarimi hemen atmiyayim, lazim olur falan ne geregi var simdi :D
Bu arada az once haberlerde gordum… “Istanbul’da Kar”… Nedendir bilmiyorum ama yuzumde acayip bir gulumseme olustu, hatta gulumsemeyi birak, guldum :lol: Hayir diyorum diyorum anlatamiyorum. Kuresel isinmanin cozumu bende sakli ama dinlemiyor bilim insanlari, anlatamiyorum derdimi. Hala yok karbondioksit salinimiymis da yok oyleymis de boylesmis. Alakasi yok, hersey ben de bitiyor :P Istanbul’un su sıkıntısının cozumu de bende mesela. Gelip rica etseler murat yazin 1-2 ay kal Istanbul’da doldur su barajlari gidecem, yagmur/kar getirecem ama iste kiymet bilmiyorlar… Neyse er ya da gec anlayacaklar :P
Ozellikle Ocak’in son haftasi ve Subat ayi oldukca guzel ve hareketli gececek gibi. Subat ayi icin hazirladigim seyredilecekler listemden bazi filmleri hemencek yazayim.
Oncelikle bu hafta vizyona giren ve Cuma gunu seyretme sansina sahip oldugum American Gangster’i kacirmayin. Daha sonra uzun uzadiya kritigini yazacam simdilik firsatiniz varken gidin seyredin. Oscar odullu oyuncular Denzel Washington ve Russel Crowe, Oscar odullu yonetmen Ridley Scott, Oscar odullu senarist Steven Zailian. Varin gerisini siz dusunun tongue.gif . Denzel Washington’i sevmeyenler gitmesin ama. Cunku gercekten olaganustu bir oyunculuk cikarmistir kendisi, ondan dolayi sevmeyenler tirnaklarini yiyebilir.
Onumuzdeki hafta vizyona girecek filmlerden ise one cikanlar I am Legend (imkaniniz varsa Istanbul veya Ankara’da IMAX’de seyredin). Ayrica gecen gun fragmanini sinemada seyrettigim Cagan Irmak’in yonetmenligini yaptigi Ulak da guzel, seyredilesi bir Turk filmi olarak listemde yerini aldi (hala seyredemedigim ve merak ettigim konusuyla Elephant filmini animsatan yine Cagan Irmak’in Bana Sans Dile’si de listede varmis simdi gordum). Animasyon acisindan da onumuzdeki hafta vizyon cok bereketli olacak. Keyifli bir animasyona benzeyen Donkey Xote ve daha da onemlisi ne yillarin ne de Daltonlarin eskitemedigi, ilk goz agrimiz, muthis insan, golgesinden hizli silah ceken yegane kahraman Redkit de haftaya vizyona giren animasyon filmiyle uzunca bir aradan sonra yeniden karsimiza cikiyor. Redkit, Daltonlar, Duldul ve Rintintin sorcerer.gif Eski gunlerin hatrina kacirilmamasi gereken bir film olacak adim gibi eminim.
Subat ayinda ise, 1 Subatta vizyona giren Dustin Hoffman ve Natalie Portman’in oynadigi Mr. Magorium’s Wonder Emporium (Sihirli Oyuncakci), 8 Subatta vizyona girecek Tom Hanks’in basrolunu ele gecirdigi Charlie Wilson’s War (Charlie Wilson’in Savasi) ve 15 Subatta vizyona girecek Tim Burton, Johnny Depp isbirliginin yeni urunu Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street oncelikli seyredilecekler arasinda yerlerini almaktadir. Akabinde dikkat cekenler arasinda yer alan ve zaman oldugunda seyredilebilecek Ben Affleck’in yonetmenligini ve senaristligini yaptigi Gone Baby Gone (Kizimi Kurtarin), ne zamandir bilinmeyen fragman olarak ortalikta dolanan Lost’un yapimcilarindan JJ Abrams’in projelerinden biri olan ve Hollywood’un Godzilla’ya cevabi olarak lanse edilen Cloverfield (Canavar) filmi var. Turk filmlerinden de Bayrampasa Ben Fazla Kalmayacagim da bu listeye giriyor.
Aa birde unutmadan Rocky’nin yeni nesil filmden sonra Rambo’nun da yeni nesil filmi Rambo 4 (John Rambo) da Subatta vizyona giriyor.
Meraklilarina duyurular.