m.eray:Günlük

Yazı.yorum’ kategorisi arşivi

Tuesday
23 May 2006

Kaçkar Dağı, Doğu Karadeniz bölgesinde, Rize’de yer alır. Hemen hemen her türlü doğa sevdalıları, doğa sporları tutkununları için mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir bölgedir. Her türlü seviyedeki dağcılar için farklı zorlukta çeşitli rotaları vardır. Trekking yapmayı sevenler, dağcılığa yeni başlayanlar, güney yüzündeki (Dilberdüzü) “Güney Rota”sından rahat bir yürüyüşle zirveye çıkabilirler. Sadece yürümek istemeyen ama fazla teknik rotaya da girmek istemeyenler, altların biraz boşluk hissiyle beraber enfes bir manzarada tırmanışın heyecanını yaşamak istiyorsa dağa kuzey yönünden (Ayder – Kavron) yaklaşık Kuzey doğu klasik rotasından zirveye ulaşabilir. Ama asıl heyecan elbetteki buzul tırmanışıyla yaşanır. Bu konuda da Kaçkar dağcılara iki alternatif sunmaktadır; kar-buz-kaya karışımı bir tırmanış için Küçük Buzul, uzun soluklu bir buzul tırmanış keyfi içinse Büyük Buzul rotası dağcıları kendine çekmektedir.

Büyük buzul rotasından tırmanışı için en ideal kamp yeri Öküz yatağı’dır. Bunun için dağa kuzey yönünde yaklaşmak gerekir. Rize’ye ulaşmak için pek çok alternatif mevcuttur. Gerek şehirler arası otobüsler gerekse de ilçelerden hareket eden minibüslerle veya belediye otobüsleriyle Çamlıhemşin sapağına kadar gidilebilir. Çamlıhemşin sapağında bulunan minibüslerle Ayder Yayla’sına ulaşmak mümkündür. Eğer alışveriş yapılmamışsa, hala alınacak bir şeyler varsa en ideal ulaşım yolu öncelikle Pazar ilçesine gitmek, burada ihtiyaçlar görüldükten sonra ilçeden kalkan minibüslerle Ayder’e ulaşmaktır. Alışverişlerin mümkün mertebe Pazar’dan yapılması ekonomiklik açısından önemlidir. Çamlıhemşin veya Ayder’den de alışveriş yapılabilmesine karşın buraların turistik yerle olduğu unutulmamalıdır. Ekonomiklik göz önüne alındığında bir diğer alternatif olan otostopta unutulmamalıdır. Özellikle tatil günler, hafta sonlarında az kişiyle otostop vasıtasıyla Çamlıhemşin sapağından son nokta olan Yukarı Kavron yaylasına kadar da gidilebilir.
Eğer otostop şansınız yoksa Ayder’den Yukarı Kavron’a kadar uzun bir yol sizi bekliyor demektir. Yazın ekibe göre 4-6 saat arasında gidilebilecek olan Ayder-Yukarı Kavron yolu iyi bir kar yağışından sonra 2 günü bulabiliyor. Yaz mevsiminde ekibi çok zorlamadan ideal olarak ilk gün Ayder -> Yukarı Kavron, ikinci gün Yukarı Kavron -> Öküz yatağı kamp alanına çıkılabilir. Kış mevsiminde ise karın durumuna göre ilk gün Ayder > Aşağı Kavron ikinci gün Aşağı Kavron -> Öküz Yatağı kamp alanına ulaşılabilir. Kışın özellile Aşağı Kavron-Yukarı Kavron arasındaki çığ parkurları ve kar durumu göz önüne alınarak tırmanışa gece 03:00 – 04:00 arası başlamak hem sert kar üstünde hızlı ilerleme hem de çığ riskinden korunma imkanı sağlar. Her ne olursa olsun güneş altında Set’e ulaşacağınızı düşünürsek Set -> Öküz Yatağı arasındaki 1-2 saatlik mesafeyi güneşin yumuşattığı karla boğaşarak 3-4 saatte geçebilmeniz olası. Kamp yerine ulaştıktan sonra ise yapmanız gereken artık doğanın keyfini çıkarma.
Kamp yerin olabildiğince düz bir alan olduğundan dolayı kamp yeri sıkıntısı çekmek diye bir şey yok. Hemen kamp alanının yanında akan pırıl pırıl, buz gibi dere kış mevsiminde metrelerce karın altında kaldığından dolayı kar eritmek kaçınılmaz oluyor. O yüzden yaz mevsiminde gidip tadını çıkarmak lazım :) .
Büyük buzul rotasından tırmanış yapmak için en ideal kamp yeri Öküz Yatağıdır. Kamp yeri büyük buzulun tamamını gördüğünden dolayı rotayı önceden detaylı olarak inceleme imkanınız da mevcuttur. Tırmanışa başlamak için gün ağarmadan 04:00 gibi yola çıkmak idealdir. Böylece buzula daha güneş vurup taş düşürmeye başlamadan siz çoktan buzuldan çıkmış olursunuz. Aksi halde ısınan buzuldan aşağı akan taşlar tehlikeli olduğu gibi büyük bir kazaya sebep olabilecek niteliktedir. Kamp yerinden hareket ettikten yaklaşık 1 saat sonra buzul girişine ulaşabilirsiniz. Buzul’a girmek için ideal olan nokta buzulun nispeten daha az eğimli olan sol bölümüdür. Burada zamana ve ekibin durumuna göre giriş kısmında sabit hat döşemeyebilirsiniz. Ancak yine de emniyetli bir geçiş için giriş kısmında kurulacak olan yaklaşık 30-40 metrelik bir sabit hat güvenle buzulun üstüne çıkmanızı sağlayacaktır. Yaz mevsiminde açık olan çatlakların üzeri kışın tamamen karla kapanmıştır. Giriş kısmında ki küçük çatlakların üzerinden atlayarak geçmeniz mümkün. Eğer erken bir tarihte tırmanış yapıyorsanız küçük çatlakların üstü hala kar kapalı olabilir; buralarda dikkatli olmak lazım. Büyük buzuldaki en önemli geçişlerden biri 3500 metrede bulunan çatlaktır. Kış mevsiminde üstü tamamen kapalı olan çatlak yaz mevsiminde tüm güzelliğiyle karşınıza çıkıyor. Çatlağın sağından veya solundan, nispeten daralmış olan bölümlerin üzerinden atlayarak geçebilirsiniz. Eğer şanslıysanız zaman zaman çatlağın üzerinde oluşan doğal köprülerin üzerinden de emniyet alarak hızlı bir biçimde geçebilirsiniz. Aksi halde zorlu bir geçiş sizi bekliyor. 3500 çatlağını geçtikten sonra buzulun sonuna geldiniz demektir. Önünüzde son bir engel olarak 3700 geçidine ulaşan dik bir etap kalır. Kışın kardan dolayı bu etapta herhangi bir sabit hatta ihtiyaç duyulmasa da 70 derecelik eğime ulaşan bu kısımda buzulun üstünün açık olduğu dönemde sabit hat kurmak güvenlik için gereklidir. Bu etabı da geçtikten sonra artık ayaklarınız yeniden taşların üstüne basacaktır. Başta kramponlarınız olmak üzere tüm buzul malzemelerini artık çantanıza kaldırma vaktiniz gelmiştir.
3700 metre geçidinden sonra hemen sol tarafa doğru alçalıp güney klasik rotasına ulaşırsınız. Buradan da zirveye manzarayı seyrede seyrede trekking tadında bir tırmanışla ulaşırsınız. Türkiye’nin en yüksek 4. dağının, Kaçkar Dağı’nın zirvesindesiniz artık. Molanızı yüksek irtifa dalışlarının da yapıldığı Deniz Göl’ü ve Türkiye’nin ender buzullarından bir diğeri olan Ergör Buzulu’na karşı geçirirsiniz. Dönüş ise kuzey-doğu klasik rotasını takip ederek Öküz Yatağınızdaki kamp yerine ulaşırsınız.
Kış mevsiminde ise asıl tehlike 3700 metre geçidinden sonra başlar. Çünkü önünüzde geçmeniz gereken büyük bir çığ parkuru vardır. Geçitten sola doğru biraz alçalıp hemen ardından yükselirsiniz. Karşınıza devasa çığ parkuru ihtişamıyla çıkar. Erken saatte teker teker bu etabı geçerek zirveye yoluna girersiniz. Saat ilerlediğinden ve güneş yükseldiğinden dolayı zirvede çok fazla kalmadan geri dönmeniz gerekir. Kışın dönüş için en ideal rota yine Büyük buzul rotasıdır. Bu da dönüşte çığ parkurundan tekrardan geçmek anlamına geliyor. Geldiğiniz rotadan hızlı bir şekilde geri dönüp çığ parkurunu da güvenli bir şekilde geçtikten sonra önünüzde 3700 geçidine çıkan bir etap gelir. Tüm yorgunluğun üstüne bu etabı da çıktıktan sonra geçitte verilebilecek kısa bir molanın ardından tekrar buzula girilip aşağıya oyalanmadan dönülmelidir. Geceyi buzulda geçirmek hiçte parlak bir fikir değil eminim ki.
Kampa dönüldükten sonra zaman varsa bir gün daha burada kalınıp doğanın tadını çıkarmak tavsiye edilse de genelde zaman olmaz :) . Öküz yatağından sabah hareket edildiği takdirde yaz/kış 1 günde Ayder Yayla’sına ulaşmak mümkün. Ayder Yaylası’ndan tekrar minibüsle veya otostopta Çamlıhemşin sapağına ulaşıldıktan sonra ise geriye sadece sizi eve götürecek bir otobüsün geçmesini beklemek kalıyor.

Sunday
23 Apr 2006

Iyi baslangic, kotu son: Bol miktarda yorgunluk

Yani baslikta diyor ki olm Murat dinleneceen yatacaaan diye gittin, geldin de niye oran buran agriyor haa soyle bana :P

Demekki bundan sonra tirmanisa giderken ohh ne gusel gidicez, yatacaz, gelicez niyetliyle gitmeyeceksin ki eziyet cekme. Surekli yeni birseyler ogreniyoruz :ter:

Adam akilli egitim disi tirmanisa gitmeyeli bayagi olmustur herhalde; en son 2005 kisinda agri’ya ve antalya’ya gitmistim. Neredeyse 1 yili gecmis. Ondan cantayi hazirladiktan sonra “bu ne kadar agir olmus yahuu” dedim kendi kendime. Ilk yillardaki cantalarimi hatirliyorum; tulumuydu, cadiriydi, yemek posetleriydi, yedek kiyafetlerdi, ocakti agzina kadar doldururduk. Sonra ustune birkac bisey daha ekleyince biraz agir oldu ama olsun derdik. Ehhh tabii genclik zamanlari o zaman. Simdi cantayi hazirladim icine koyduklarimi kontrol ediyorum… Uyku tulumu tamam, kucuk yiyecek poseti tamam…. bu kadar hepsi :P baska bisi yok; ama ne hikmetse bu haliyle bile sirtima alinca boyle bir agir geliyor ki sorma gitsin :lol: .

Normalde tirmanis programimiz 20-22 ’si arasinda Kemerli Kackar’a olacakti. Fakat son aksam hocam haydi yaa sende gel iste, bak kac zamandir gitmiyoruz bir yere sıkıştırmalarıdan sonra Ersan hoca’yi da gelmeye ikna ettik -ki etmez olaymisiz :P- . Onun dersi oldugundan programi 1 gun ileriye aldik. 21-23 tarihleri arasinda Kemerli Kackar’a gidicez. Genelde -Kackar’a giderken- hep sabah Trabzon’dan yola cikardik. Bu konuda da bir yenilik yaptik bu sene; Persembe aksam 20:30′da hareket ettik kampusten. Gece 23:00 gibi Ayder’in yukarisina varip kampi kurduk. Boylece sabah erkenden kalkip kampa gidebilecektik bir gunde. Ne olduysa artik sabah kalktigimizda program bastan asagiya degismisti. Ersan hoca Altiparmak’a gideriz gideriz diyodu; sabah kalkinca gidiyoruz oldu. Program degisti; ilk gun Altiparmak’in kampina gidip kamp kuracagiz; ertesin gunu Altiparmak zirve yapip oradan hemen donup Kemerli Kackar kampina cikacagiz; sonraki gunde Kemerli Kackar’a zirve yapip ayni gun Trabzon’a donecegiz. cegiz, cagiz…. :P

Sabah 8.30′da Ayder’den hareket ettik; once avusor’a oradan Altiparmak’a dogru yoneldik. Ilk baslarda hava harikaydi; yakici bir sicak. Avusor’a vardigimizda once sis bastirdi; hemen akabinde yagmur. Burak “hocam gel surda kampi kuralim” dedi dedi ama dinletemedi. Molanin ardindan avusordan hareket ettik. Yarim saat sonra once bi yagmur basladi; biz devam ettik. Biraz yukseldikten sonra guzel bir dolu yagdi; biraz daha devam ettik. Altiparmak’in kampina inen gecide ciktigimizda super bir tipi vardi; agizlara layik. Biz en geriden 3 kisi gidiyorduk; gecide vardigimizda bizim cocuklar arka tarafa donmus asagi inmeye calisiyorlardi. Biz gecide vardigimizda, onden Hulusi Ersan hoca’yla biraz asagi inmis karı kontrol ediyorlardi. Arka taraf cok dikti ve cok fazla kar toplamisti. Hulusilerde orayi kontrol ederken hemen altlarindan bir iki buyuk kar kutle dusurmusler. Yapacak birsey yok; devam etme halinde kalan kar kutlesiyle beraber bizde kesin cigi yiyip vadinin dibine ineriz. Neyse buradan geri donup Kemerli Kackar’in kampina gidelim dedik. Geri donuste bu sefer hava biraz yumusadi ve ardindan lapa lapa kar yagmaya basladi. Bu kar hem iyi hem kotu; iyi cunku hava cok sert degil; kotu cunku onumuzdeki yol cok tehlikeli olacakti -ki oldu zaten :P- . Gecide cikarkan yamac boyunca geldik; yamac oldukca dik ve toprak/ot kapliydi ve yer yer kayiyordu. Donuste bu yamaclarin ustu karla kaplandiginda cok daha tehlikeli olmaya basladi; kar sadece uste yagdigindan dolayi yol iyice kayganlastiriyordu. Saglam bazmasinya vizzzt diye yamactan asagi kaymak kacinilmaz. Biz yine en arkadan toplaya toplaya gidiyorduk 3-4 kisi. Yamac cidden rezil bi hal almisti; ondeki cocuklar kayip duruyorlardi ki 1. gruplardan Volkan bayagi ciddi dustu; neyseki kazmayla durdurabildi kendisini. Ayak ustu dusus egitimini de tekrarladi :P . Karin hala devam etmesi, yamacin iyice kayganlasmasindan biraz daha vadiye dogru inelim dedik. Gozumuze kestirdigimiz bir kar parkuruna donup capraz asagiya vadi tabanina donduk. Onde Seyhan arkasinda Zeynep - Volkan peslerinden de ben, Cihan, Burak kar kulvarina girdik. Daha sonra Cihan’la Burak biraz daha geride kalip digerlerinin de kar kulvarina inmesini bekledi. Bizde onde 4 kisi gidiyorduk; en onde Zeynep, Volkan-Seyhan-ben seklinde. Ben biraz geride kalmistim ki Volkan seslendi bana Zeynep dustu diye. Ilk basta dedim herhalde gene kaydi kalkar diye; ama yanlarina gittigimde yaklasik 7-8 metre kadar asagida yattigini gordum. Tam asagi inmek icin adim attim ki bende kaydim; zemin cimen; ustude karla kaplandigindan adim attigin gibi kayiyosun. Biraz daha soldan nispeten toprak olan kisimdan arkamda Seyhan asagiya indik. Ben duserken gormedim ama Seyhan’lar bayagi bi takla attigini, taslara carptigini soyledi. Basini da vurmus duserken. Cok sukur ilk etapta ciddi birseyi yoktu kendindeydi. Seyhan matin ustune aldi Zeynep’i bende yukari cikip bivakla sicak birseyler alip asagi indim. Biraz ustunu ortup sicak birseyler iciriken Burak’la Cihan’da geldi yanimiza. Cok sukur onemli birseyi yoktu; duserken ki surtunmeden dolayi basinda cok hafif bir kanama ve sislik vardi; sag ayaginda bileginde bir sorun vardi; muhtemelen burkulmadan. Uzerine basamayacak kadar kotuydu. Ayagina atel yapip matin uzerine yerlestirdik Zeynep’i. yuruyemeyeceginden kampa kadar tasimamiz gerekiyordu ki buda ciddi bir mesafeydi. Karın olmasi bizim icin avantajdi. Plan su: once 3 kisi koluna girip ayagini tutarak yamac asagiya, nispeten duz olan yere kadar inecektik. Daha sonra da matin uzerine yerlestirip kampa kadar matin uzerinde goturecektik. Sirt cantalarimizi bivak torbasinin icine yerlesitrip Seyhan’a verdik. O da cantalari pesimizden cekecekti ki 5 tane buyuk agzina kadar dolu cantayi zaptetmek hicte kolay degil. Matin uzerinde cekmekte kolay degildi aslinda; bi kisi onden cekiyor 2 kisi arkadan itiyorduk. Hava karardigindan bir kiside fenerle yolu tayin ediyordu. Zeynep’in yanina yaklasik saat 18.30-19.00 gibi varmistik. Kamp dondugumuzde saat gece 12 civarindaydi. 1-2 saatlik mesafeyi yaklasik 6 saate gectik. Ama cok sukur bir aksilik olmadan hepimiz sagsalim vardik kampa. Tirmanisa giderken ne guzel gidip yatip uyurum derken bira uyumayi dinlenme firsati olmadi :P . Onceki gun sabah 8.30′da kamptan ayrildigimizdan beri neredeyse 16 saattir dogru durust birsey yiyip icmeden yuruyorduk.

Kampa dondukten sonrasini dogru durust hatirlamiyorum bile :P . Bi kac sise su ictigimi bir parca ekmekle azicik kiymali yumurta, biraz da doritos yedigimi hatirliyorum. Sonra tuluma uyumaya; onada uyku denirse. Bu Sercan’la kac kere yan yana yattiysak hep sıkıştık. Ama iste ayrilamiyoruzda; sabah kadar o dondu ben dondum o dondu ben dondum sıkıştık durduk :P . Ertesi gun 8 gibi kalktik ki buna kalkma denirse; boynumdan asagi sirayla, omuzlarim, belim, bacaklarim heryerim agriyordu olmasi gerektigi gibi :D Iyi bir kahvalti yapip geri donmek uzere yola koyulduk. Zeynep’in ayagi biraz daha iyi olmustu; en azindan ayaginin ustune basarak yuruyebildi Ayder’e kadar. Gerci arada Sercan sirtinda tasidi ama :P . Bu arada yarali tasima konusunda da yeni bir denemede bulunduk; Ersan hoca’nin sirt cantasinda tasima teknigi Zeynep’in ustunde uyguladik :D . Benim cantayi Sercan’in cantasiyla birlestirip Zeynep’i cantaya koyduk sonra Sercan sirtina aldi :D en fazla 100 metre gidebildi tabiii :P . Sonra tekrardan yuruyus modu.

Peki hic mi guzel birsey olmadi? Oldu tabii.. Ayder’e indikten sonra isin en guzel tarafi basladi; yemek+banyo. Once kaplicaya gittik. Bu kadar yorgunlugun ustune harika geldi valla; bir guzel yikanip kaplicanin tadini cikardik; hemen ardindan yemege gectik; balik+mihlama :yiyelim: Bundan iyisi dondurmali kadayif olurdu herhalde :P .

Dinlenmek icin gittik daga; su an omuzlarim ve belim hala agriyo :lol: Anlasilan bir kac gun daha dinlenmem lazim ki eski normal yorgun halime donebileyim :P

Tuesday
7 Feb 2006

Her yil oldugu gibi bu yilda kis egitimlerini Zigana’da 1-4 subat tarihleri arasinda yaptik. 15 temel egitim grubu (1. grup), 8 gelisim egitim grubu (2. grup), 7 ileri egitim (3.grup); 7de egitmen biz olmak uzere toplam 37 kisiydik. Temel grubuna kis yuruyus, kis kampcilik egitimleri; gelisim grubuna ip birligi, ip birliginde dusus, karda emniyet sistemleri, garda halkasiyla yarali kurtarma; ileri gruba ise arama kurtarma organizasyonuyla ilgili egitimler verildi ayrica 4 gun boyunca cesitli tatbikatlarda yaptik.

Gitsem bi turlu gitmesem bi turlu derken sabahin bi korunde otobuste buldum kendimi. Zaten son 1 haftadir gecte yatiyodum nasil kalktim nasi gittim hatirlamiyorum bile. Ziganaya indigimizde bekledigimize yakin bir hava vardi. Bir kac gundur havalar bozuktu; tunelde indigimizdede hafif bir kar yagisi can yakan bir ruzgar vardi. Otobusten inip hemen toparlanip yola koyulduk; araba yolu kapali oldugundan otobusu yukariya cikaramadik. yaklasik 1 bucuk - 2 saatlik bir yuruyusle kamp yerine ulastik. biz dag evinde kalacaktik; digerleri ise cadir kuracakti. 3. gruplari kamp yerinde cocuklarin cadir kurmalarina ve kar duvari ormeleriner yardimci olsun diye kampa birakip biz dag evine gectik. Super hayallerle gelmistik aslinda; disarda buz gibi hava vardi; dedik dag evinde simdi soba cayir cayir yaniyordur isiniriz; aksamda kaloriferli odalarimizda sicaktan piseriz. Ama digerlerinin ahimi tuttu nedir dag evi buz gibiydi. Eskiden ders yaptigimiz salondaki sobayi kaldirmislar; tadilat olacak diye. Gecen sene kaldigimiz odaya girdigimizde ise durum daha vahimdi. Onceki gece -35 derecelik bi sicaklik olcmusler. Kalorifer peteklerinin icindeki su donmus ve petekler patlamis; yani kalorifer isinide unuttuk. bizde donmayalim diye bi alt kattaki odaya yerlestik; nispeten kucuk odaya 7 kisi girince daha sicak oluyor. Yatarken ustumuze 1er yorgan, 2serde battaniye alinca kalorifer etkisi yaratti aslinda :D

Ilk gun ogleden sonra biraz gec geldigimizden dolayi program degisti. Ogleden sonra 1. gruplar yatacaklari bivaklari kazacakti; 2. gruplar ise iglo yapacaklardi. Her yil bivak yaptigimiz yere gittik; yine oldukca kar oldugundan dolayi bivaklarda sorun cikmadi yaparken. Fakat karin ustu bi gece onceden dondugundan ve altindaki kar hala toz oldugundan iglo icin kalip keserken 2. gruplar bayagi zorlandi; hava karardiginda en son tepesinide kapatabildiler. Bu esnada biz dag evinde soba basinda sicak caylarimizi yudumluyorduk; adalet iste :P . Saat 19.30′da tum ekibi dag evine aldik; ustlerine kurutsunlar diye. Biraz kuruduktan sonra ders anlatildi ve cocuklari cadirlarina yolladik. Bu aksam 8 kisi bivaklarda geceleyeceklerdi; onlar biraz daha isindi dag evinden sicak su verip Enderle beraber bivaklara yolladik; bizde odamiza indik. gece 12 gibi Ender geldi; cocuklari yerlestirmisti fakat disarda feci halde kar supuruyodu ve muhtelemen bivaklarin girisleri kapanacakti; 2ser saat arayla kontrol icin bi liste yaptik; gece 2de ben gidecektim; kim kalkacaksa artik. Kalorifer olmayinca bizde kesin donacagiz diye sartlanmistik; ondan Sercanla beraber yatalim dedik ilk gece. Ikimizde masallah bi yere sigmayiz tek kisilik yataga ustumuze iki yorgan alarak yattik. Ama uyu uyuyabilirsen :D biraz sıkısınca olmuyo :P . Saat 2 gibi guc bela kalkip ustumu giyip bivaklara gittim. Hava umdugumdanda kotuydu; acayip derecede ruzgar vardi ve toz kari supuruyordu ki bu bivaktakiler icin kotu haber. dag evinden cikip bivak yerine gittim ki iyiki gitmisim; 2 kisi cikmisti bivaklarindan ve bivak duvarlari cokuyordu. Kar dolmus bivaklari, tulumlari. Ayrica ic tarafta yatanin (Harun) tulumunda sorun varmis. Onuda disari cikartip tulumunu halletim. Daha sonra tekrardan iceri girmesi gerekiyodu ama inat etti. Yok giremem, yok usuyorum yok islandim. Ama girmek zorundaydi derken oldugu yerde coktu kaldi; midesi bulandigini tansiyonu dustugunu soyleyince; bende isterse cadira gidebilecegini ama bu takdirde yarin aksam tekrardan buraya girmek zorunda oldugunu soyleyip cadira gonderdim. Daha sonra Mustafaya dondum. Onun da kapali yerde kalma fobisi oldugundan dolayi geri yerlestirmek zor oldu. Ilk baslarda biraz rahatsiz olmus ondan cikmis. Ona da ayni sekilde cadira donebilecegini ama yarin buraya tekrar girmek zorunda olacagini soyledigimde “Ben bi daha buraya girmem; simdi kalirim” deyip guc bela bivaga sokmaya ikna ettim. Mustafayi bivaga yerlestirirken bivagin kapi tarafindaki kar duvari coktu. Hem onunki hemde en sondaki bivagin. Ustelik en sondaki bivagin kapisi tamamen kapanmisti ve icerdekiler gorunmuyordu, sadece kafa fenerlerinin isik suzmesi o kadar. Hizli bir sekilde hava alsinlar diye on kisimdan kari delip diger bivaklari kontrol ettim. Daha sonra kurek almak icin kampa kosup geri dondum. Ben bivagin kapisini acarken Recep gurultuyu duyup gelmis. Mustafayi bivaga yeni sokmustuk ve tulumu herseyi kar oldugundan bayagi usumustu. Ona sicak birseyler icirip tum bivaklari tekrardan kontrol edip giris kisimlarinda karlari kurekle biraz temizleyerek geri donduk. Gitmeden Recep’e ara ara gelip bivaklari kontrol etmesini soyleyip dag evine gittim. Gecenin hareketli gececegi belliydi. Ben dag evine dondukten sonra sabaha kadar uyumak nasip olmadi zaten. Harun cadirda tek basina kalmis diye onu 3 gruplarin cadirina aldirdik; Enderde surekli telsizle konusuyordu zaten. Saat 4 gibi hepimiz yerimizden firladik. En sondaki bivaktaki elemanlardan biri durmadan telefonla bizi ariyordu. Ender 3 kere acti ama bi turlu konusamadi; en son mesaj geldi “ben 4 numarali bivaktan Yakup, bivagin kapisi kapandi yardim edermisiniz.” ehh mesaji okuyunca bizdeki hali dusunun. kamp yerinden Seyhana haber verip derhal bivaklari kontrol etmesini soyledik; Enderde bu arada hazirlanip apor topar bivaklarin yerine kostu. biz cikmadan haber geldi; kar supurup bivagin kapisini kapatmis sadece; normal birsey; sadece uzanip elleriyle kapiyi acaklar. Bosuna ortaligi ayaga kaldirdilar. Saat te 5 olmustu zaten; 8′dede egitime cikacaktik; uyu uyuyabilirsen…

Ikinci gun egitimlere basladik; zeynep-ender 1. gruplarla; ben ve hulusi 2. gruplarla; fatih-sercanda 3. gruplarla ilgilenecekti. 1. gruplar yuruyuse cikti; 3lerde cig testi ve yarali tasima konusunda egitim icin telsiz tepe taraflarina gittiler. bizde 2. gruplarla kayak pistinin altina gittik ip birligi icin. Havada kar yoktu ama feci derecede ruzgar vardi ve kari supuruyordu. Supuren kar suratimiza carpinca resmen kesiyordu. Bizde nispeten korunakli bi tepenin altinda cocuklari ip birligine sokup 2-3 saat kadar yuruyus yaptirdik. Ardindan yamac boyuncada biraz yuruyus yapip telesiyecinin hemen yukarisina gittik. Burada onlara karda emniyet sistemlerini kurdurduk. Biraz sonrada 1. gruplar geldi; onlarada emniyet sistemlerinin kurulusu ve kullanim amaci anlatildi. Pesinden de kampa donup ogle yemegi icin ara verdik. Dag evinde kaldigimizdan rahatimiz yerindeydi her acindan; yemek konusunda da oyle. 4 gun boyunca makarna-bulgur-corbaya dair pek birsey yemedik. Ilk gun etli kuru fasulye+pilav+salata; ikinci gun tursu kavurma+patates kizartmasi+corba; ucuncu gunse kuymak+fasulye kizarmasi+patates haslamasi/yemegi yaptik, yedik. Ogleden sonra tekrardan egitime ciktik. Bu sefer yamaca gidip ip birliginde dusus calistik. Kar cok sert olmadigindan yumusak oldugundan tabiki dususler cok iyi olmuyor; bizde zorla cekince oluyor gibi. Bu sirada 1. gruplarin yurusu, 3. gruplarinda arama-kurtarma organizasyonlari devam ediyordu. Aksam 5 gibi egitim bitti. Bu aksamda bivaklarda 8 kisi kalicakti; bivaklari kontrole gittigimizde ufak capli bir saskinlik yasadik. 4 bivak tamamen cokmustu. Gun boyu esen sert ruzgar ve supurdugu kardan dolayi tamamen bivaklar gitmisti. Ucuz yirtmistik; bu dun gece veya bu gece olsa sonu pek hayirli olmazdi. Yeni bivak kazmak icin biraz ugrastik fakat kar cok kotuydu ve her an cokme ihtimali vardi. Onun yerine iglooda yatirmaya karar verdik kalanlari. Daha sonra 7 gibi de yine dag evinde toplandik. Isinma ve dersten sonra gecenin suprizi: Gece Yuruyusu. yaklasik 45 dakkalik mesafede kayak pistinin biraz yukarisinda bi bos kulube vardi; Club dedigimiz oraya gidecek; ordan 1. gruplari teker teker tek baslarina kampa gonderecektik; bakalim kampi bulabilecekler mi?. Tum ekip yukari ciktiktan sonra biz 2. ve 3. gruplari yanimiza alip onden inise gectik; yol boyunca 2. ve 3. gruplari cesitli yerlere yerlestirdik ki yolu bulamayip kampa donemeyenler en azindan yoldan cikip tamamen kaybolmasinlar. herkesi yerlestirdikten sonra ben, ender, zeynepde dag evinin biraz yukarisindaki telesiyeci kulubesine girip beklemeye basladik. Hemen ardindan 1. gruplar yavas yavas geldi; hepsi geldikten sonra onlari alip kampa donduk; bizden 15 dakka sonrada diger ekipler geldi. Bu gece bi tatbikat yapacaktik. Hulusiye bivak ve tulum vermistik; yuruyus donusu yukaridaki agacliklarin altina saklanip yarali olacakti. Kampa dondukten sonra 3leri bekliyorduk tatbikati baslatmak icin ama baska bi haber geldi; 2. gruplardan sercan kampa donmemisti. Hani kaybolmasina imkan yoktu neredeyse; cunku 2 gruplari kayak pistinin tam kenarlarina koymustuk ve birbirlerini gorebilecekleri mesafedeydiler. Bizim tatbikat nerdeyse gercek oldu. Hemen 3leride alip yola koyulduk tekrardan yukariya. Bizim egitmenlerden Sercanla telsizle haberlestik; o yukarida hulusiyi agacin altina yatirmis donuyordu; ona diger sercanin kayboldugundan gelirken bakmasini soyledikten sonra bizde kayak pistinin kenarlarindan yukari dogru yuruyuse basladik. 2. gruplari biraktigimiz yer aslinda nispeten sakatti; pistin biraz kenarinda kar balkonlar olmustu ve biraz ileri gitseler burdan dusme ihtimalleri vardi. Bu dahada korkutuyodu aslinda. Ben Sercanin isigini gorebiliyordum; ekipten ayrilip onden alelacele yukari dogru kosturmaya basladim. Biraz sonra, asagidan Zeynep bana bagirdi; bizim Sercan kaybolan sercani bulmustu. Meger bu yanlis anlamis; saklanmasi gerektigini dusunmus ve gitmis bir agacin arkasina saklanmis. Daha sonrada uykuya dalmis. Verilmis sadakisi varmis; sadakamiz varmis. Cunku farkedilmese en fazla 30 dakka.. Ondan sonra donmasi icten bile degil. Biraz bagira cagira kampa geri donduk; daha sonra 3. gruplarin operasyonu basladi. Gariplerim bu gece 3. kez o yamaci cikacaklardi allah kolaylik versin. Gece 1 gibi operasyon basladi. Onlar aramaya ciktiginda bizde odamiza cekilip yattik :P Cok kotuyuz cook. Saat 2 sularinda telsiz anonsu geldi yaraliya ulasmislardi; Saat 3.30 - 4 gibide dag evine gelip yaraliyi biraktilar. Huluside geldi odaya mizmizlanip yatti uyudu; sanirim bizim uyumamiz gicik etti onu :D 3lerde cadirlarina dondu.

Ucuncu gun zirve gunuydu; sabah 1. ve 2. gruplari alip Ali Kemal Kepenek zirvesine gittik. 3. gruplar biraz gec kalkti geceki operasyondan; ayrica bugun Sivil savunmadanda ekip gelecekti o yuzden kampta kaldilar. Bizde zirveden yaklasik 12-1 gibi donduk. Sivil savunma ekipleride gelmis. Gectigimiz hafta 4. gruplar ve ustu olarak Il Sivil Savunmaya basvurup gonullu olduk; Dag Arama-Kurtarma birimine katildik. Bu faaliyetede sivil savunmadan 10 kisilik bir ekip davet ettik. Hem kisin arama-kurtarma, cigda arama-kurtarma hemde ilk yardim konularinda teorik/pratik egitim vermek icin. Once dag evinde kullanilan malzemeler ve ilk yardim konularinda egitimin ardindan disarida 3 operasyon duzenledik. Birinde ayagi kirilmis bir yaralik kurtarilip sedyeyle tasinmasi; digerinde cig altinda kalmis bir yaralinin aranip kurtarilmasi; sonuncusu ise bir yamacta dusmus yaralinin yanina gidip sedyeyle yamactan kurtarilmasiyla ilgili. Aslinda gece buyuk bir operasyon planimiz vardi fakat asiri yogun sis ve sivil savunma ekiplerinin geri donme zorunluluklari nedeniyle bunu iptal ettik. Ekibi gonderdikten sonra bizde dag evine donduk. Bu gece ayrica 1. gruplarin sinavlarida vardi. Odaya indik sirayla 1. ve 2. gruplari cagirip hem dugum hemde teorik konularda sinav yaptik. Yaklasik gece 2 gibi anca bitti sinavlar. Ardindan yattik.

Son gun dusus egitimi vardi. 3. gruplari Telsiz Tepeye gonderdik; fakat asiri sis ve rota ustunde daha onceden bircok cig dustugunden dolayi geri donmusler. Bizde 1. ve 2. gruplari alip dusus yapmak uzere her sene gittigimiz bolgeye gittik. Bu sene kar biraz problemliydi; cok asiri derecede ruzgar oldugundan dolayi kari hep supurtmustu, supuruyordu. Dogru durust kar kalmamisti olaninda ustu sert alti toz kardi ki bu kotu. 2. gruplar kazmali dusus yapiyolardi bundan kaydigimiz yerler cabuk bozuluyordu. Ekibi alip bi yamactan yan gecip biraz asagiya indik. Bu sirada kari tam ortadan kestik. 2. gruplarin arkasindan fatih ben hulusi gidiyorduk. tam biz kar kutlesinin ortasindan gecerken gıırrrcccc diye birsey geldi; kar tabakasi oturmustu ki bu hayra alamet degil her an kopup gidebilirdi; gerci kopsada cok fazla gidemezdi yaa neyse :P . 2. gruplari direk ordan cikardik bizde direk dik yukari cikip parkurdan ciktik. daha sonra fatihe cok soyledim; gelin 3-5 kisi gidip kutleyi dusurelim diye ama i-ih olmadi :P bu gun ogleye kadar dusus yaptik; cocuklarinda ustlerinde zaten 3 gunun yorgunlugu vardi; iyiden iyiye telef oldular. Ogleden sonra 2 gibide kamptan hareket ettik; 3 gibi otobusun yanina varmistik.

4 gunluk yorgunlugun ustune aksam sicacik bir dus hicte fena gelmedi hani. Bu arada bayagida sakatlikta varmis hani. 3-4 gundur cocuklara bagirmaktan sesim kisilmis. Ayrica sol elin bileginde de anlamadigim bir sorun var; yukari asagi oynatinca agri yapiyor. Pek birsey hatirlamiyorum ama anlasilan ters bir hareket yapmisim. Neyse olur boyle vakalar; bir sonraki kampa kadar duzelir yaralar :P

Ilk kez egitmen olarak bir egitim kampina katiliyorum. Gecen senelerde ayni kampa egitmen yardimcisi olarak gelmistim fakat bu sene aradaki farkin ne denli buyuk oldugunu daha iyi anliyorum. Aslinda hersey cok farkli. 4. kez geliyorum ziganaya; her yil farkli egitimler icin gelmistim simdi egitmen olarak geliyorum. Daha onceden -nedendir bilmiyorum ama- hic geriye donup bakmamistim. Bu sefer her 1. gruplara bakisimda her yaptigim seyde aklima ilk yilim, ilk kez Zigana’ya gelisim geliyor. Simdi sicacik sobanin basinda oturup aksam kaloriferin yaninda yorganin altinda yatiyorum; cadirda kalanlari dusununce cok acimasiz geliyor ama bizde yattik zamaninda. Hemde simdikiler cok daha sansli; iki adim otelerinde herseyin oldugu bir dag evi var. Bizde oylemiydi; dile kolay 5 gun boyunce berbat bir soguk ve karin altinda gecmisti kamp; dag evi yok birsey yok; varsa yoksa cadir. 1. grupken hep derdik egitmenlerin isi ne kadar kebap sicacik yere girip yatiyolar emir yagdiriyolar. Isin icinde olunca anliyo insan zorluklarini. En basitinden uyku isi; 4 gun boyunca saat 2′den once yattigimi hatirlamiyorum. Gece kac kere uykumunun bolundugunu ben bile hatirlamiyorum; tamamen eziyet. Oysa digerleri gece 10-12′de yatip sabaha kadar deliksiz bir uyku; dusunmesi gereken hicbirsey yok. Aksam cocuklari bagira cagira bivaga sokarken aklima geliyo kendi bivak yaptigim zamanlar. Ne kadar rahatsiz, ne kadar insan icini sıkan biryer oldugunu; girmemek icin herseyin verilebicegini biliyorum; ama seve seve veya zorla girecek oraya; kotu olan biziz ama ileride anlasilacak. Bir diger konu malzemeler; her sabah her an sikayet donan, kalip haline gelip ayaga girmeyen ayakkabilar; sirilsiklam coraplar. Ayagina girmek o ayakkabi, girse bile 5 dakika icinde parmaklarini soguktan hissedemez olursun var gucunle hareket ettirirsin ki azicik isinsin; cop posetinden yaptigin uydurup tozluklari bantlarla bacagina yapistirirsin ki ayakkabidan iceri kar girmesin. ama her seferinde girer her seferinde ayakkabi les olur. Simdi sicacik yatagindan cikarip ayagina ozel dagcilik botlarini gecirirsin; ustune gore-texleri giyip tozluklarini takarsin miss gibi kupkuru. Sonra 1. gruptan biri gelip benim ayaklarim cok usuyor, coraplarim sırılsıklam ben bugun cadirdan cikmam derse bir suru laf edip azarlayip 5 dakika icinde cadirdan cikmasini soylersin; kotu olan yine biziz. O zaman kotu olan onlardi, zamanla biz olduk… Gun gelicek simdikilerde kotu olacak; kotu hep varolacak. Ama simdilik bu eziyete katlanacaklar.

Sunday
27 Feb 2005

Ağrı’ya giderken, orası hakkında bildiğimiz şeyler çok basit ve temel şeylerdi, işte dağ Türkiye’nin en yüksek dağı; 5137 mt, özellikle kışın havası soğuk olur ki geçen sene 4200 kampında -47 derece görülmüş; bide yüksek irtifa derslerinden bildiğimiz işte 3000 metreden sonra oksijen azalır basınç azalır, başın ağrır nefes alamazsın. İşte hepsi bu; he bide bizim gittiğimiz dönemden beklentilerimiz vardı; genelde Ağrı’nın kış tırmanışı için en uygun zaman dilimi Şubat ortası ve sonudur; bu dönemlerde hava oturmuş olurdu. Bizse Ocakın ortasına gidiyorduk; tipi, soğuk, kar; bunlar bizim için sürpriz olmaması gereken şeylerdi. Ama sürpriz oldu.

Ağrı otobüsüne Trabzon’dan binerken de, Ağrı’ya varmak üzereyken de aklımızda ne olacak havalar, buraya kadar geldikten sonra çıkamadan dönecek miyiz korkusu vardı. Hele Ağrı’da otobüsten indikten sonra! Biz artistiz ya Trabzon’da da havalar sıcak çekmişiz altımıza kotu ayakkabıyı öyle indik otobüsten. Ama iner inmez Ağrı’nın dehşet soğuğu çarptı bizi. Gelmeden önce meteorolojiden hava tahminlerine bakmıştım; ağrı merkez -15, - 27 arasındaydı. Ama bu kimsenin moralini bozmuyordu; dediğim gibi taaki Ağrı’da otobüsten inene kadar. Belki uyku sersemliğinin vermiş olduğu bir sıcaklık belkide beklentimizden çok daha çabuk gelen bu soğuk mahvetmişti bizi. Direk bizimkilerle aramızda “Olm boşverin dağı falan şurdan bulursak Trabzon’a bilet hemen atlayıp dönelim geri; manyak mıyız bu havada ne işimiz var bizim burada” muhabbetleri dönmeye başladı. Otobüsten indiğimiz gibi kendimizi Doğubeyazıt’a bizi götürecek olan minibüse zor attık. Minibüsünde kaloriferleri yok tir tir titriyoruz. Muavine Doğubeyazıt’a gideceğimizi söylediğimizde; “Merak etmeyin orda montlarınızı çıkaracaksınız” dedi. Bizde bizimle dalga geçiyor herhalde diye düşünüyoruz; malum dağa tırmanmaya geldik; daha ona yaklaşamadan donuyoruz. Ellerimiz kah bacaklarımızın arasında kah birbirine kavuşmuş ağzımızla azıcıkta olsa ısınalım diye içine hohlayarak Doğubeyazıt’a vardık. Soğuktan minibüsün camları buz tuttuğundan yolu falan göremedik ama yol boyunca içimizi ısıtan bir güneşin dışarıda olduğunu fark etmek içimizi rahatlattı. Minibüsten inip çantalarımızı bir yere topladıktan sonra gökyüzüne baktık, dağa baktık. Hava burada mükemmeldi, Ağrı’ya göre yakıcı bir sıcak var diyebiliriz; bunun yanında Ağrı Dağı’da tüm ihtişamıyla karşımızdaydı; tek bir bulut bile yoktu. Bundan iyisi, lokantada yemektir diyerek hemen yola koyulduk. Önce otele yerleşip çantaları bıraktık; oradan soluğu en yakındaki dönercide aldık; tıka basa yedik yedik yedik. Sonra otele dönüp dinlendik. Eh malum yarın yola çıkacağız. Akşam diğer ekip üyeleride geldi; fakat kötü hava koşullarından uçağı kalkamadığından bir ikişi gelememişti; o yüzden tırmanışı bir gün sonraya attık; pazartesi yola çıkacaktık. Hazır fırsat varken bizde İshakpaşa sarayını ziyaret ettik, çarşıyı gezdik; pasajlarda çok güzel otantik eşyalar var. Sırf alışveriş için tekrar gideceğim; gidilebilecek bir yer. Biz boş boş gezerken havada aynı şekilde enfes devam ediyordu. Tek korkumuz havanın biz dağa ulaştığımızda bozmasıydı. Neyse ki meteorolojiden aldığımız haberlere göre Çarşambaya kadar hava açıktı; acele etmemiz lazım.

Dinlenme zamanı sona ermişti; vakit yola çıkma vakti. Daha önceden ayarlanan kamyon otelin önüne geldiği gibi çantaları yükledik; ardından biz yükleştik. Yaklaşık bir - bir buçuk saat sonra tırmanışın başlangıç noktası olan Eli Köyü’ne varmıştık. Burada kamyondan indik, son kontrollerimizi yapıp hazırlandıktan sonra yürüyüşe başladık. Eli Köyü yaklaşık 2000-2200 metrelik bir irtifadaydı; hedefimiz ise 3200 metredeki ilk kamp yeriydi. Öğlen üzeri yürüyüşe başladık; GPS’e göre saat 16:05’te gün batacaktı buda demekki 5-6 saatlik bir zamanımız var; acele etmek lazım. Hemen klasik Ağrı Dağı’nın önünde bir iki poz fotoğraf çekinip çantaları sırtımıza yüklediğimiz gibi yola koyulduk. Havalar beklediğimizden süperdi; günlük güneşlik. Kaz tüyü montlarımız, gore-texlerimiz çantadaydı. Termal içlikler ve arada esen rüzgardan korunmak için polarlarımız üstümüzdeydi; birde muhtemel kara karşın tozlukları taktık. Ama yürüdükçe gördük ki karda yok denecek kadar azdı. Çoğu zaman toprak, çimenlik üzerinde yer yer 2-3 cmlik kar üzerinde yürüyüşe başladık. Tempomuz gayet iyiydi; arada mola vererek yaklaşık 5 saatlik bir yürüyüşün ardından 3000 metreye ulaştık. 3200 kampına yaklaşık 1-2 saatlik bir yol daha vardı; hem hava kararıyordu hem de bu kadar fazla kendimizi yormamıza gerek yoktu diyerek 3000 metredeki kamp yerinde kampımızı kurduk. Kamp kurduğumuz alanda da kar fazla yoktu; olanları temizledik, hemen çadırı kurup içine girdik. Kış olduğundan dereler donmuştu; hemen etraftan temiz kar toplayıp, eritip su yaptık; bir şey yiyip içtikten sonra hemen uyku pozisyonuna geçtik. Çadırımız normalde 4 kişilikti ve yeni almıştık kola. Bu ilk faaliyetti. Şehirde denedik 6 kişi sığabiliyorduk; Ağrı’nın da soğuk olacağını düşününce bu tek çadırla gitmeye karar vermiştik. Biraz sıkışıktı, kimin bacağı kimin kafasının üstüne belli olmadan uykuya daldık. Ertesi gün 4200’e kadar uzun ve yorucu bir yolumuz vardı.

Sabah saat 6 gibi uyandık; pek iştah yoktu ama zorlada olsa bir şeyler yiyip gene kar suyuna atılmış 2 paket çayla kahvaltıyı geçiştirip çadırı, çantayı toplayıp yola koyulduk. 4200 kampını görebiliyorduk ama o kadar uzaktaydı ki. Hem artık 3000-3500 metre sınırını da geçip 4000 metreye geliyorduk; haliylen artık vücut farklı tepkiler vermeye başlamıştı; başlayacaktı. Yüksek irtifa tırmanışlarında bazı kritik geçişler vardır; 3900-4000 metre geçişi, 4900-5000 geçişi ve 7900-8000 geçişleri. Bu irtifa değişikliklerinde eğer vücut o yüksekliğe uyum sağlayamazsa dağ hastalıkları ortaya çıkabiliyordu. O yüzden kişi kendini iyi tanımalı, vücudundaki değişiklikleri sezip gerekli müdahaleyi kendi kendine anında yapmalıydı. Yürüyüş tempomuz fena sayılmaz; bazı kopmalar olmuştu ama bu da normal. Hem kondisyon farkı hem de vücudun su ihtiyacının artmasından ve yeterince su alınmamasından yorgunluk belirtileri ortaya çıkıyordu. Ben uygun bir tempo tutturmuştum şükür; geçen sene ki Kaçkar tırmanışında zaten 3900 metreyi geçmiştim; o yüzden bu zamana kadar bir problem çıkmasını beklemiyordum; ama 4000’den sonrasını merak ediyordum. Bu irtifada yürüyüş sırasında uygun bir tempo tutturup yürümek önemlidir; aksi halde çabuk yorgun düşülebilirdi. Ben 4 adım 1 nefes şeklinde, daha sonrada 4000’den itibaren 2 adım 1 nefes şeklinde kampa kadar çıkabildim. Yürüyüş 8 gibi başlamıştı yaklaşık 6-7 saatlik bir yürüyüşle 16:00 gibi 4200 metredeki kamp yerimize ulaşmıştık; güneş gitmişti bu yüzden hava oldukça soğuktu. Geçen sene kışın bu kampta -47 derece sıcaklık ölçüldüğü haberini almıştık biz Kaçkardayken. Ama havalar güzel bu yıl bu kadar olmaz diye kendimizi rahatlatmaya uğraşıyorduk. Kamp yerine çıkar çıkmaz bir taraftan çadırı kurarken diğer taraftan hemen ocağı yakıp kar eritip su yapıyorduk. Yürüyüş sırasında çok fazla su kaybettik ve bundan sonra sıvı alımı çok daha önemliydi. Çadır kurarken mümkün olduğunca kendimi yormaya çalıştım; tavsiye edilen yüksekte mümkün olduğunca fazla ve yorucu iş yapmak; bu şekilde vücut bu irtifaya daha kolay adapte olabiliyordu. Güneş çekilip soğuk başladığında ki güneş kaybolduğu an sıcaklık anında düşüyor biz çadırımıza her zamanki gibi sıkış tıkış doluşmuş, bir şeyler yiyip içmiştik. Biraz şarkı, türkü, muhabbet; biraz abur cubur yiyerek saat 18:00 gibi tulumlarımıza girip uyku moduna geçtik. Yarın zirve için hareket edeceğiz; havalar şimdiye kadar süperdi ve bize gelen raporlara göre Perşembe gününe kadar bir sorun yok.

Saat 00:00’da çalan saat alarmıyla bizde alarma geçtik. Gece 02:00 ‘de zirveye hareket edecektik; ona göre hazırlık yapmıştık; sonradan program değişti; hareket 03:00 ’e alındı. Aceleye gerek yoktu. Her şey yolunda gidiyordu; taaki çadırdan çıkana kadar. Saat 03:00 ’de çadırdan çıktığımızda dışarıda felaket bir tipi vardı. Biz nerdeyse sadece polarla çıkarız diye düşünürken birden altımıza üstümüze polarlarımızı, kaz tüyü montlarımızı ve gore-texlerimizi giymiştik. Derhal yola koyulduk ve hemen kampın solundaki kar kulvarından yükselmeye başladık. Yükseklik artıkça tipinin şiddeti de artıyordu. Bu sırada bende parmak uçlarımı hissetmediğimi fark ettim. Aslında böyle olacağını biliyordum; ayakkabıdan olsa gerek genelde ayağıma giydikten sonra yaklaşık yarım saat-bir saat sonra ısınmaya başlardı. Geçen seneki Kaçkar tırmanışı aklıma geldi içim rahatladı. Bir adım atıyorum parmakları şöyle bir oynatıp ısıtmaya çalışıp ediyorum. Yürüyüşe başlayalı 2 saat geçmesine rağmen bir türlü parmaklarımı ısıtamamıştım; sürekli parmaklarımı hareket ettirmeme, ayaklarımı sallayıp oraya buraya vurmama rağmen. Artık ciddi anlamda tırsmaya başladım; önce sebeplerini düşündüm nedir ya yeterince sıvı alamadığımdan yada oksijen azlığından parmak uçlarında kan dolaşımı gittikte azalmıştı. Neler olabilirdileri düşündükte içimdeki korku büyüdü; frozbit (donma) olabilirdi; bu sorun değil fakat daha ciddi bir donma durumunu düşündükçe içimi bir korku aldı. Bu düşüncelerde iki buçuk saat yürüdükten sonra ilk molada direk tüm dikkatimi ayaklara verdi; parmaklarım artık taşlaşmış gibiydi; hareket ettiriyordum ama oynatırken canımda acıyordu; ayağımı biraz taşa vurdum biraz kendi ayağıma biraz salladım derken yavaş yavaş ısınmaya başladığını hissettim. Çok şükür! Ulen neredeyse o kadar para verip ayakkabı aldığımız halde donduruyorduk parmakları. Bu ana kadar tek sorun ayaklarımdı; onu da hallettikten sonra artık dikkatimi tırmanışa verdim. Malum 4900-5000 metreye yaklaştık. Artık oksijen eksikliği gittikçe kendini hissettiriyordu; özellikle son 4900 metreden 5000 buzuluna kadar ki mesafe çok yorucuydu; 1 adim at dur 2 kere nefes al devam. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi geldi yol. Bu şekilde ilerleye ilerleye saat 9-10 gibi 5000 metreye ulaşmıştık. Buraya kadar yükseklik ve soğuk dışında hiçbir şey yoktu; ne bir baş ağrısı ne de nefes darlığı; soluk alıp verme düzeni de gayet normaldi. Asıl tırmanış kısmı buradaydı. Hemen emniyet kemerleri ve kramponlar takıldı, kazmalar ele alındı. Buzulun girişine İbrahim hocalar sabit hat döşediler. Burası bir yan geçişti ve sabit hat döşemesi güvenlik açısından önemliydi. Eğer bu geçiş sırasında düşme olursa ve düşünce durma olmazsa 400 metrelik buz ve sonu kayadan oluşan Şeytan vadisine düşülebilirdi. Nitekim geçtiğimiz senelerde bu nokta emniyet almadıklarından dolayı bir dağcı vadiye düşüp hayatını kaybetmişti. Yaklaşık 30-40 metrelik sabit hat kurulduktan sonra sırayla ipe girerek bu kısmı da atlattıktan sonra futbol sahası denilen ve zirveye giden sırtın önündeki platoya çıktık. buradan zirveye kadar tamamen zemin buz kaplıydı; sadece 3-4 cm lik bir kar tabakası vardı. Rahat bir tırmanışla yaklaşık 45 dakikalık bir yürüyüşle artık zirveye çıkmıştık. Bu kısmı birazda komik oldu. Tırmanışın fotoğrafçısı ve kameramanı bendim. İbrahim hoca bana önden gitmemi ve zirvenin altındaki düzlükte bekleyip işte ekip zirveye çıkarken çekmemi söyledi. Bende önden gittim işte ilk düzlükte bekledim ekip geldi çektik falan; sonra baktım az yukarıda da bir düzlük var herhalde orasını kastetmiştir diye oraya çıktım; bu arada etrafta direk parçaları falanda var. Neyse çekiyorum işte ekip zirveye çıkıcak falan diye; İbrahim hoca geldi; “olm zirveye çıkmışsın düzlükte bekle demiştim” diyince dank etti benim durduğum yerin zirve olduğu. Gitmeden önce rota ve zirveyle ilgili fotoğraflara baktığımda zirve Türk bayrağı vardı; etraftaki parçalara da bakılırsa rüzgardan uçmuş, bende dikkat etmeyince zirveye çıkmış oldum. 2005 yılının ilk Ağrı zirve tırmanışıydı bizimkisi; havalarında yardımıyla da 2005′in ilk zirvesini biz yaptık. Siftahı bizden bereketi TDF’den. Hemen bayraklar ve makineler çıktı. Fotoğraf çekildi; zirvedekilerle röportajlar yapıldı; zirve defteri imzalandı ve inişe geçildi. Hava yavaş yavaş bozuyordu ve sert rüzgar karı süpürüyordu. Hızlı bir şekilde geldiğimiz yoldan geri döndük, sabit hattı da geçip 5000 metre buzulunun girişine geldiğimizde artık rahatlamıştık. Burada biraz dinlenip çantaları toparlayıp hemen inişe geçtik. Yaklaşık 2-3 saat süren zevksiz iniş sonucunda kamp yerine ulaşmıştık; hava gittikçe bozuyordu. Bu arada dönüşte 4300 metre civarları da bir ekipten biri yuvarlanmaya başladı; daha doğrusu sert karda kaymaya başlamış nede olsa dururum diye devam ederken birden takla atmış, 3-4 takla attıktan sonra ekipten biri üzerine atlayıp durdurmuş. Söylediğine göre iyi olmuş 4300-4200 metre arasını hızlıca inmiş. Herkes kazasız belasız (!) kampa ulaşıp çadırlara çekilip yattılar. Bizde hemen bir şey içip uyuduk; yemek yemeğe pek halimiz yoktu. Akşam saat 21:00 gibi tekrardan ayaklandık; susuzluk artık tak etmişti; ocağı yakıp biraz kar eritip bir şeyler içip tekrar yattık. Bu arada dışarıda da hava bozuyordu. Anlaşılan soğuk bir gece olacaktı. Bir önceki gece yani tırmanışa başladığımız gece yan taraftaki çadırdakiler sıcaklığı -40 ölçmüşler. Bu gecede ona yakındır herhalde; neyse ki bizim çadırın içi hıncahınç dolu pek üşüme belirtisi göstermiyoruz; tek sorun yırtık tente. Dünkü soğuk hava tentenin dış kapısındaki fermuar bozulmuş tutmuyor; 9 tane çengelli iğneyle onu tutturduk; ama yinede içeri kar giriyordu.

Son kez gözlerimizi 4200 metredeki çadırda açtığımızda güneş yeni doğuyordu; dışarıda tipi durmuştu ama yerini dondurucu bir soğuğa bırakmıştı. Hızlı bir şekilde kalkıp çadırı toplayıp yola koyulduk. Ne de olsa şehre, medeniyete, suyun olduğu yere dönüyorduk bu yüzden ne kahvaltı nede su yaptık. Direk yol koyulduk. Nerden bilebiliriz ki yolun 5 saat süreceğini. 4200’den Eli köyü’ne kadar biraz eziyetli yaklaşık 5 saat süren bir yolculuk geçirdik. Bizim ekipten biri dünkü tırmanışta ayakkabısının sıkmasından dolayı ayağını dondurmuştu; onunda eşyalarını biz yüklenince çanta hafifleyecek derken daha beter ağırlaşmıştı. Bizi alacak olan kamyonun yanına ulaştığımda hem ben hem de omuzlarım bayram ediyordu. Kamyonun yanına ulaştığımızda artık tek sorun su ihtiyacıydı. Bulunduğumuz yerdeki su kaynakları donmuştu, bu noktada kamyon şoförümüz sağ olsun çok yardımcı oldu (!) . Yol üstüne bir köy vardı; yaklaşık 1 saatlik yol orda su bulursunuz dedi. Bizde düşündük; kamptan dönen diğer ekip 1-2 saate gelemezdi; eh bari önden yürüyelim su içeriz dedik ama nerdeee. Köye varmaya yaklaşık bir saat kala kamyon geldi yetişti bizi. Abime sorarsan ama köy 1 saatlik mesafe; haklı ama kamyonla bir saatte gidiliyor. Kamyona binmeden önce son bir kez dönüp dağa baktık; yeni gelen bulutlar tüm dağı kapatmıştı; yukarıda kesin fırtına var. Ucuz atlattık, hemen gidelim.

Artık kamyonla son yolculuğumuzda sona ermişti; otele vardığımızda hava kararmıştı; ilk gelişte olduğu gibi hemen odalara yerleştik, duş alıp üstümüzdeki pislikleri attığımız gibi kendimizi de en yakın yemek yerine attık. Bayramın ilk günü olduğundan çoğu yer kapalıydı; neyseki nöbetçi kebapçımız açıktı, yedik yedik yedik; tıpkı ilk geldiğimiz günkü gibi.

  • Trabzon, Ocak 2005
Saturday
13 Mar 2004

Aşıkların Dağı, Aşıkların Zirvesi; Antalya Kızlar Sivrisi Dağı!

Bu kış gitme fırsatı buldum Kızlar Sivrisi Dağı’na. Akdeniz Üniversitesi’nin geleneksel olarak düzenlenlediği ve üniversitelerin dağcılık kulüplerini davet ettiği bu faaliyete bizde katılmıştık. Faaliyet 12-15 Şubat tarihleri arasındaydı ve bizimde yapacak başka bir işimiz yoktu. Hem 14 Şubat’ta geliyordu. Herkes sevgilisinin yanında olacaktı. Bizim günahımız neydi? O zaman bizde sevgilimize gideriz…

12sinde Antalya otogarında Akdeniz Üniversitesi’nden arkadaşlar karşıladı bizi. Tırmanışla ilgili bir brifing verildi ve yola çıkıldı. Kampa gitmeden önce ihtiyaç molası için Antalya’nın Elmalı ilçesine uğradık. Eksik yiyeceklerimizi, benzinimizi aldık, birşeyler yedik ve yola devam ettik. Otobüsle kamp yerinin yakınlarına kadar çıkmayı umarken aşırı kar yağışı yüzünden otobüs bizi bayağı aşağılarda bıraktı. Çantaları sırtlanıp yoğun kar yağışı altında yürüyüşe başladık. Yaklaşık bir hafta öncede Kaçkarlardaydık, performansımız gayet iyi. 1,5 saat sonra barakalara varmıştık. Aslında planlanan ana kamp yeri buradan 2 saat kadar bir mesafedeydi. Fakat aşırı kar yağışı yüzünden herkes ıslanmıştı ve yukarıda nasıl bir hava olduğunu kimse bilmiyordu. Üstelik geçen yıl aynı zamanda ekipler çadır kurmaya çalışırken bir ekip çadır patlatmıştı. O yüzden en mantıklı olan burada yatmaktı. Ekipler ikişerli halde barakalara yerleştiler. Bizde hemen kaptık bir tanesini. İçeriye girip matlarımızı, tulumlarımızı yerleştirdik. Üzerimizde gore-texler olmasına rağmen sırıksıklam olmuştuk. Üstümüzü başımızı çıkarıp, astık ve hemen tulumlara girdik. Herşey çok güzel gidiyordu, ocağımızı yakıp üstüne yemeğimizi ve çay suyumuzu koyduktan sonra ise bizden iyisi yoktu.

Amaan canım; yat uyu! Acelen ne?!

Ertesi gün hava açık fakat aşırı derecede rüzgarlıydı. Ekipler yukarı gidip gitmemekte kararsızdı; bizimde tulumdan çıkmaya hiç niyetimiz yoktu. Bu kampta o kadar üşengeç olmuşuz ki hiç tulumdan çıkmadık desek yeridir. Etrafta dolanırken sadece tulumun ayak kısmını açıyor öyle işimiz halledip gene yatmaya devam ediyorduk. Neyse karar verilmişti aradaki ana kampı pas geçip 14 Şubat’ta direk barakalardan zirveye gidecektik. Bu da gidiş-dönüş yaklaşık 12 saatlik bir tırmanış demekti. Akşam sıkı bir yemek üstüne sıcacık kahvemizi içtikten sonra uykuya daldık. Ertesi gün hareket saat 03:00 ‘dı. Millet 1:30′da kalkıp zirve için hazırlık yaparken (kahvaltı, sıcak su için kar eritmeler falan) biz mışıl mışıl uyuduk. 02:45 gibi tulumdan çıktık; kahvaltı yapmamıştık. Akşamdan sıcak suda hazırlamamıştık üşengeçlikten. Kamptan yaklaşık 40-50 metre uzakta bir su kuyusu vardı. Gecenin karanlığını bozan dolunayın altında gidip bir termos soğuk su aldık. Ondan sonra yola çıkmaya hazırdık. Yürüyüşümüz gece başladı ve güneşin ilk ışıklarıyla mola verdik. Herkes birşeyler yiyip içerken biz öyle etrafa bakıyor, fotoğraf çekiyorduk. Aslında alıştık aç, susuz dolaşmaya. Vücudum Kaçkar’dan sonra kendini daha yeni yeni toparlarken yıkım yeniden başlamıştı. Amannn neyse…

15 dakikalık bir moladan sonra tekrar yola çıktık. Performansımız çok iyiydi. Saat 08:30′da rotanın altına gelmiştik. Burda mola verdik, artık birşeyler içmesek bile (zaten dışarısı buz gibi soğuk, birde soğuk su içip enerji kaybetmeyelim diye) 3′er tane kuru incir yedik. Kesinlikle süperdi! Önümüzde 100-150 metrelik dik bir çıkış vardı. Bundan sonra biz iz açacaktık. Öne ben geçtim; üzümlerinde verdiği enerjiyle bastım gittim. Arkamı döndüğümde bizimkiler benden yaklaşık 20-25 metre gerideydi. Ben bunu fırsat bilip onlar gelene kadar 1-2 kare fotoğraf çektim. Ekip geldiğinde Sercan çantayı bana verdi. Vermez olaydı o etapta zaten iz açıyorum yetmiyormuş gibi birde çantanın ağırlığı öldürdü beni (Zaten sonradan söylediğine göre beni yavaşlatsın diye vermi )… Zirvenin 40-50 metre altına geldiğimizde önden Sercan gitti iz açmak için. Bende ekibin arkasına katıldım. 20 dakika sonra zirve diye umduğumuz sırta çıktık. Ama zirvenin çok fazla sol tarafındaydı. Burdan 30 metrelik bir yan geçişle zirvedeyiz. Zirveye ilk varan ekip olduk.

Evet zirveye varmıştık. Şöyle bir etrafıma bakındım. Dondurucu soğuğa rağmen manzara harikaydı, karşıdan güneş yüzümüze vuruyordu fakat ısıtmıyordu bir türlü. Derken bir an düşüncelere daldım. Bugün 14 Şubat’tı. Herkes sevgilisinin yanında mutluluktan uçarken ben manyakmıyımda bu kadar eziyet çekiyorum diye düşündüm. Ama milletin kız arkadaşı, sevgilisi varsa benimde dağlarım vardı. Benim sevgilimde onlardı. 14 Şubat’ta evde oturacağıma sevgilime gelmişti. Mutlu olmam lazımdı, mutluydumda aslında. Şimdi sadece tadını çıkarmalıydım, evet evet öyle yapmalıydım.

Haydi çabuk, dönelim artık!

Hemen fotoğraf makinamı çıkardım; ben fotoğraf çekerken Sercan’da zirve defterini yazıyordu hızlı hızlı. Hava o kadar soğuk olmasa bile deli gibi esen rüzgar dondurucu soğuğa sebep oluyordu. Öyleki Sercan defteri yazarken elini neredeyse donduruyordu. Neyse defteri yazıldıktan sonra beraber 1-2 kare fotoğraf çektik ve hemen inişe başladık. Zirvenin 50 metre aşağısında sıcak güneş altında enfes manzaranın tadını çıkarırken birşeyler yiyip içtik. Bu arada bizim ekipte inişe geçmişti. Bizde onlara katılarak kampa doğru yöneldik. Bu arada arkadan gelenlerde zirveye varmak üzereydiler. Dönüş çok daha zevkli geçmişti. Bu sefer yürüyüşün, manzaranın tadını çıkarıyordum çünkü. Ekipten iyice kopmuştum, çünkü tırmanışı unutmuş fotoğraf çekmekle meşguldüm. Çıkışımız 7 saati aşmıştı, dönüş yoluda bitmek üzere işte 1-2 saatlik bir yol kaldı.

Ve evet işte kamp gözüktü. Hemen barakamıza girip sıcak birşeyler yedik, içtik. Batan güneşte bir iki güzel görüntü yakalayabilirmiyim diye biraz etrafta dolandım, ama yok burası vadinin içinde kalıyordu ve pek birşey yoktu etraftada. Hemen barakaya döndüm, tuluma girdim ve sabaha kadar kesintisiz bir uyku çektim. Ertesi gün saat 10:00 gibi geri dönüş için yola çıktık. Bir faaliyette böyle sona ermişti. Aslında bu faaliyetle beraber kış mevsimini kapatıyorduk. Önümüzde sadece 3 günlük bir kış gelişim eğitimi vardı.


Ondan sonra güneş artık yavaş yavaş yüzünü gösterecekti ve kemiklerimiz ısınacaktı; kaya tırmanışı için gideceğimiz Aladağlarda…

Bu düşünceler içinde Antalya’ya varmıştık. Hemen burada temizlenip paklanıp insan kılığına girdikten sonra soluğu bir restaurantta aldık. Yedik yiyebileceğimiz kadar, içtik içebileceğimiz kadar. Akşam vaktinde birazcıkta dolandık Antalya’da sonra otobüslerle artık eve dönme vakti gelmişti bile…

Dağ Hakkında Ufak bir Not

Aslında başta pek katılmayı düşünmesemde iyikide gitmişim diyebileceğim bir faaliyetti benim için. Dağın hikayesini Antalya’da öğrendim. Aklımda kaldığınca;

“Çok eskilerden iki aşık varmış, bunlar birbirlerini çok seviyorlarmış ama bir türlü birleşemiyorlarmış aileleri yüzünden… Derken kızı başkasına verecekmiş babası. Kız çocuğa; “Eğer beni seviyorsan beni al götür buralardan. Yarın şu karşıki dağın zirvesinde güneş batana kadar seni bekleyeceğim.” demiş. Ertesi gün çocuk acele acele gitmiş zirveye çıkmış fakat kimsecikler yok; derken kızı görmüş karşı tarafında meğerse yalancı zirveye çıkmış çocuk. Ne yaptıysa ne ettiyse sesini duyuramamış bir tanecik aşkına, çokta geç kalmış yanına varmaya fırsat olmadan; sevdiği erkek gelmediği için kız atıvermiş kendini dağın zirvesinden. Bunu göre erkekte sevgilisini öteki tarafta yanlız bırakmamak için atıvermiş kendini…” Ondan sonra buraya Kızlar Sivrisi adı verilmiş. Kavuşamayanların, sevgilisine varamayanların zirvesi…

Bu hikayeyi duyduktan sonra bu çıkış benim için çok daha anlamlı olmuştu. 14 Şubat’ta ben onun zirvesindeydim, etrafıma bakındım beni bekleyen varmı diye. Yoktu ama olsun, elbet birileri biryerler bekliyordur bea diye geçirdim içimden…

Son Söz

Kızlarsivrisi 3070 metrelik yüksekliğiyle Bey Dağları’nın en yüksek noktasıdır. Antalya’nın Elmalı ilçesi sınırları içinde kalmaktadır. Antalya ile Elmalı ilçesi arası uzaklık 110 kilometre civarındadır.

Doğa severlerin mutlaka gidip görmesi bir yer bence Kızlar Sivrisi. Muhteşem bir manzaraya ve doğaya sahip. Zamanı olan, gezmek isteyen herkes gidip tadını çıkarabilir. Dağın altına kadar yürüyerek gidilebiliyor ve herhangi bir teknik zorluk içermiyor. Zirveye giderkende teknik bir zorluğu olmamasına rağmen gezginlerin yanında rehber olması tavsiye edilebilir. Söz dinleyin gidip manzarayı seyrettikten sonra pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim.

Yaz mevsimindede trekkingcilerin mutlaka uğraması gereken bir yer olduğunu söyleyebilirim. Herşey karın altında olmasına rağmen yeşillikler bir şekilde sıyrılıp çıkmıştı karın üstüne. Eminim karlar eridikten, doğa kendine geldikten sonra herşey çok daha güzeldir…

Kesinlikle gidilesi, görülesi bir yer Kızlar Sivrisi.

  • Trabzon, 13 Mart 2004
Saturday
14 Feb 2004

Her mevsim ayrı güzel; Kaçkarlar!

Son bir kez daha bir şey unutmamak için hazırladığım listeye göz attım. Kask, kazma, krampon, emniyet kemeri, karabinalar, ipler hmm tamam; yemeğe tuz, şeker evet onlarda tamam; ahhh nerdeyse unutuyordum güneş kremi yoksa yanıp pişeceğiz… Her şeyi tekrar kontrol ettikten sonra göz ucuyla saate baktım; 01:38… Sabahtan beri bir koşuşturmacadır almış başını gidiyor. Aslında plana göre Cumartesi günü yola çıkacaktık. Fakat Ersan Hoca bizi Ayder’e kadar götürmesi için KTÜDAKS’ın eski mezunlarından Özdemir Abi’yle konuşmuş, o da cumartesi gideceğini dilersek Cuma günü bizi Ayder’e kadar bırakabileceğini söylemiş. İşte durum böyle olunca benim işlerde birbirine girdi tabii. Koldan gidip malzeme alacağım, yemekler ayarlanacak bu arada Ankara’dan gelecek arkadaşlar içinde otogardan gidip bilet alacağım, bayramda burada yokum babaanneme de gitmem lazım. Offff…Aslında benim planlarım Şubat’ın 2. haftası düzenlenecek Ağrı Kış Tırmanışı’na katılmaktı, fakat babamla bir türlü anlaşamadık. Adam nuh diyor peygamber demiyor. Ağrı’ya göndermedi onun yerine Kaçkar’a ve Ağrı’yla aynı dönemde Antalya’da yapılacak Kızlar Sivrisi tırmanışlarına katılacağım… Evet kontrollerde tamamlandığına göre artık yatma zamanı geldi. Gerçi bu saatten sonra yatmanın da bir anlamı yok ki. Sabah 08:00’de otobüsümüz hareket edecek. Neyse hadi iyi geceler bana.

Ve sonunda hareket!

Sabah planlandığı üzere 08:00 ‘de üniversitenin C kapısı önünde, otobüs durağında buluştuk; Ersan (Başar) Hoca, Fatih (Dövücü) ve ben. Fatih (Tosun) ve Sercan (Erol)’da terminalden otobüse bineceklerdi. Otobüs geldi fakat Dövücü hala ortalarda görünmüyordu. Biz zaman kazanmak için ağır ağır çantaları yerleştirirken Dövücü’de yukarıdan koştura koştura geliyordu. Malzemeleri yerleştirdik, sonra bizde yerleştik otobüse. Sonrasında bir türlü beceremediğim otobüste uyuma işini bu sefer 1-2 gündür devam eden koşuşturmaca sayesinde çok iyi becerdim. Kafayı koltuğa koydum camdan Kaçkar Dağları’nı seyrederken gözlerim kapanıvermiş.

Gözlerimi açtığımda bizimkiler inmek için hazırlık yapıyordu. Rize’ye Pazar’a varmıştık. İndik, eşyalarımızı bir trafik levhasının altına bir güzel yığdık. Daha sonra hemen karşıdaki kafeteryaya oturmaya gittik. Saat 12:00 civarı Özdemir abi geldi Lada Niva cipiyle. Ersan Hoca ona 4 kişi artı 4 büyük çanta demişti; o da olsun be hocam sığdırırız dedi. Bizde “Ulen 4 sığarsa 5 de sığar.” dedik. Tıkış tıkışta olsa, yol boyunca çantalar yüzünden önümüde göremezsem valla sığdık arabaya. 3 kişi arkada oturduk ayaklarımızın altında kazmalar ve batonlar, kucağımızda ağzına kadar dolmuş çantalar. İki kişide önde keyif yaptı bu arada. Her ne kadar başta eziyet gibi görünse de yürüme fikri akla geldikçe çok zevkli geçti yolculuk. Göz açıp kapayana kadar bitmişti Ayder yolu. Özdemir Abi’yle anlaşmamız lastikler kara değene kadadı. Biz bayağı gideriz diye umarken erkenden indik arabadan. Yemek dağılımını tekrar gözden geçirip çantaları son kez düzenledik, kıyafetlerimizi giydik ve yola düştük.

Her zaman olduğu gibi ilk başlarda her şey mükemmeldi. Çok iyi bir tempo tutturduk. Aslında bunda bizden önce buradan geçmiş kişilerin ayak izlerini takip etmemizin avantajı da yok değil. Keşke bu izler zirveye kadar gitse! Bir buçuk saatlik bir yürüyüş sonunda Galler Düzü’ndeydik. Maalesef izlerde burada sona eriyordu. Burada sonra iz açmaya başlayacaktık. Aslında kar buraya kadar sertti ve böyle devam ederse her şey kolay olacaktı. Ama hayallerimiz suya düştü. Daha 10 metre uzaklaşamadık ki kar batmaya başladı. Çoğunlukla diz hizasında bazen bele kadar batıyordu. Anlayacağınız tam bir eziyetti. 5 kişiydik; sırayla herkes öne geçiyor yorulana kadar iz açıyordu. Düz yada alçak eğimli yolda sorun değil de arazi dikleştikçe herkes sırasını savmak için kaçışıyordu. Yürüyüşe başlayalı yaklaşık 1 saat olmuştu ama bir ömür gibi geldi bana. Neyse ki sonunda ilk kamp yerimiz olan Aşağı Kavron yaylası görüş alanımızı girmişti. Yaklaşık 1 saatlik yol. Ohh bee!! Artık yoldan çıkmış orman içine girmiştik. Buradaki durum daha da kötüydü. Kar iyice batmaya başladı artık diz hizasını da geçiyordu. Kendime bir tempo tutturmaya çalışıyordum. Başlarda 3 adım 1 nefes şeklinde yaptığım yürüyüş 2 adım 1 nefes şeklindeydi. Eğimli araziye gelince yorgunluğunda etkisiyle bu 1 adım 1 nefes 1 adım 1 nefes şeklini aldı. Zaman kavramı durmuştu artık benim için. Aslında Aşağı Kavron’a yaklaşıyor olmamız lazım, sonuçta yürüyorduk ama o hala orada çok uzaklardaydı. Bu arada havada kararmaya başlamıştı ve yorgunlukta artık had safhadaydı. Önümüzde son yarım saatlik bir yol kalmıştı ama bu bana hiç bitmeyecek gibi görünüyordu. Yorgunluk iyice kendini hissettirmeye başladı. Nedense sıra hep bendeymiş gibi hissediyorum. Yorgunum, durup dinlenmek istiyorum ama duramayacağımı da biliyorum. O yüzden tempomu buna göre yeniden ayarlıyorum: 1 adım at dur nefes al dinlen 1 adım at, 1 adım at dur nefes al dinl…. Böyle gide gide vardık kamp yerine hava karardığında. Son 3 adım, 2 adım, 1 adım… Çantayı yere fırlattım ve direk üzerine yaptım. Allah’ım sana şükürler. Hemen kampı kurduk, ocakları yaktık. Burada su bulmayı umuyorduk ama maalesef sular donmuştu. Eritmek için temiz kar topladık, suyumuzda hazırdı. Tosun’da yine yapacağını yaptı ve nefis bir menü hazırladı: Kuru fasulye, pilav, salata, çorba… Dağdayken bu ne demek tahmin bile edemezsiniz. Ellerine sağlık Tosun’um, ben uyumaya gidiyorum. Sıcacık tulumuma girerken söylediğim son sözlerimdi bunlar.

Kampa gidiyoruz!

Sabah saat 02:00 gibi Ersan hoca’nın kalkın borusunu çalmasıyla attım kendimi tulumdan. Dünkü yumuşak kar bizi çok yormuştu fazla yürümediğimiz halde. Bu yüzden bugün gece yürüyecektik ki güneş kara vurup onu yumuşatmadan biz kampta olalım. Kalktık hemen sıcak bir çay içip bir şeyler atıştırdık ve gecenin karanlığında yola çıktı. Hmm umduğumuz gibi kar sağlamdı ve en kötü yerde bile bilek seviyesini geçmiyordu.

Tempomuz çok iyi inşallah hem kar hem biz böyle devam ederiz. 2 saatlik bir yürüyüş sonrasında güneşin ilk ışıklarıyla Yukarı Kavron yaylasına vardık. Burada dere hala akıyordu. Hemen suya atladık. Yeterli sıvı alamamıştı ve bu yüzden vücut dehidre olmaya başlamıştı. İçebildiğimizi içtik, içemediğimizi ise şişelere doldurup yanımıza aldık. 15 dakikalık moladan sonra çantaları yüklenip yeniden yola koyulduk. 1 saat 45 dakika sonra Set denilen yerde mola verdik. bir şeyler atıştırıp bir iki yudum su içtikten sonra yürüyüşün en zor kısmı olarak düşündüğüm bölümü geldik: Set – Öküzyatağı arası. Buraya geçen sene Nisan ayında gelmiştim ve bu bölümde kar tek kelimeyle iğrençti. Bel seviyesini geçen karda ilerlemek tam bir ölüm ve eziyetti. Bizde bu parkura girdiğimizde güneş tepeden yakmaya başlamıştı bile. Yani kar eriyordu Allah bize kolaylık versin. Ama Allah’ın sevgili kuluymuşuz ki kar durumu düşündüğümüzden çok daha iyi çıktı. Genelde bilek seviyesinin biraz üstünde yer yer diz seviyesine çıkan karda son sürat ana kamp yerimize Öküz Yatağı’na ulaşmıştık 2 saatlik bir yürüyüşle. Bugün ana kampa varmak için 7 saatlik bir yürüyüş yapmıştık. Düşündüğümüzden iyi koşullarda geçtiğinden aslında şikayet etmeye hiç mi hiç hakkımız yoktu. Yorulduk ama olsun yinede buradayız! Hemen karı düzleştirip kampı kurduk, kaybettiğimiz sıvıyı bir şekilde temin etmeliydik kar suyundan ama ne mümkün. İçtik içtik içtik. Ama vücut hem havadan hem de yükseklikten dolayı hep daha fazlasını istiyordu. Akşam bastırdığında bizde çadırlarımızda yemek kabının dibini sıyırıyorduk. Yemek faslı bittikten sonra biraz çay, biraz muhabbet ve erkenden uyku. Tuvalet için dışarı çıktığımda yağan kar moralimi biraz olsun bozmuştu. Böyle giderse yarın zirveye gidemeyeceğiz. Neyse şimdilik programın ilerisindeyiz ve daha 3 günümüz var. Tulumuma döndüm bir güzel uyudum.

Bu saatte ne zirvesi hocam!

Gece Ersan hocaların çadırından gelen seslere uyandım; saate baktım 02:20. Onlarda dışarı çıkmış hava durumunu kontrol ediyorlar. Hava bozuk, dağ bulutların arasında. Biraz kulak kabarttım belki gideriz diye. Ama yok onlarda sıcak çaylarını içip çadırlarına döndüler. Anlaşılan yarın boş boş kamptayız acaba ne yapacağım bütün gün düşünceleri içinde daldım uykuya. Tekrar Ersan Hocanın “Kalkın lan, hemen hazırlanın zirveye gidiyoruz.” Çığlıkları arasında uyandım, saat 07:14. Hocam şaka yapmanın zamanı değil be uyuyoruz şurada dimi diyip hiç aldırmadan tuluma geri döndüm. Ama “Hemen kar eritin su yapın, emniyet kemerlerinizi giyip, teknik malzemeyi kuşanın 08:00’de hareket ediyoruz.” Laflarını duyunca kendimi tulumdan nasıl attığımı hatırlamıyorum. Bu saat ne zirvesi demeye kalmadan çoktan çadırdan çıkıp yola koyulmuştuk. Sabah ılık bir bardak çay, bir iki bir şey atıştırmaya ancak fırsat olmuştu. Doğru dürüst sıvı alamamıştık ki bu yetmezmiş gibi yanımızdada bir bucuk litre su ancak vardı yoktu.

Bu arada bugün bayram, birbirimizin bayramı kutladık; Ersan hocamda bu arada çikolatalarımızı dağıttı. Gerçi “Hocam bu Kurban bayramı bize et yedir.” Desekte ne yaptıysa çikolatayla kandırdı bizi. Yanımıza suyun dışında yemek için bir iki parça çikolata, 2 paket bisküvi, adam başı birer tane portakal aldık. Çabuk hareket etmeliydik. Zirveye gitmek için çok geç bir saati. Kamptan buzulun girişine bir saatte varmıştık. Önce Ersan hoca buz kulvarını çıktı. Sabit bir hat kurdular. Ben tıpkı eğitimlerdeki gibi bu sabit hatta bağlanacağımızı ve öyle tırmanacağımızı umuyordum. Ee malum düşme anında bizi tutacak bu hattı. Ama öyle olmadı. Zaten geç kalmıştık; öneri ipe girmeyip ipi sadece denge amaçlı kullanmaktı. Ne yapalım erkekliğe bok sürdürmek olmaz şimdi. Bu benim ilk buzul tırmanışımdı ve ondada emniyet yoktu. Neyse ki kazasız belasız bu kulvarı aşıp buzula çıkmıştık. Ersan hoca alttan gelenleri kontrol ederken bende buzulda yükselmeye başladım. 10 metre sonra ilk buzul yarığına rastladım. Ucuna kadar gittim. Bir iki üç… Atlaaa… Burayı da geçtik sorunsuz. Buzulun üstünde oldukça kar vardı ve iz açmak zorunda kalıyorduk ki kar dize kadar geldiğinden bu oldukça yorucu oluyordu, özellikle buzulun sonuna doğru eğim oldukça artmıştı, neredeyse 80 derecelik eğimde tırmanış yapıyorduk, öyleki artık artık elimle kardan destek alıyordum kazma kullanmak yerine. Aslında buzulun üstünde bu kadar kar olmasının faydasını da gördük. En çok zorlanacağımızı düşündüğüm 3500 metredeki yarık karlar altında kalmıştı. Bu iyi haber işte. Normalde buzul tırmanışlarında buzul çatlağına düşme riskine karşı ip birliğine girilir fakat buzul üstünde kar olduğundan ve çatlaklar kapandığından buna gerek duymadık. Buda hızlı hareket etmemizi sağladı. Buzul’u bitirmemiz yaklaşık 3 saat sürmüştü. Normalde 5 saat sürdüğünü düşünürsek oldukça hızlıyız. 3700 metredeki geçite vardığımızda saat oniki buçuk olmuştu. Güneş tam tepedeydi. Tırmanışın en teknik ve zor kısmı geride kalmıştı ama en tehlikeli kısmına yeni geçiyorduk. Burada hemen bir şeyler atıştırıp bir portakal yedik. Bu arada portakaldan adam başı 2 dilim düşüyordu. Normal hayatta kimsenin tenezzül bile etmeyeceği kabuklar ise paylaşılamıyordu. Özellikle vücudun asit-baz dengesi için çok önemliydi. Kabukları herkes birazcık ısırıp atıyordu.


Bu arada burada bir karar vermek gerekiyordu. Ya bir kar mağarası yapıp o geceyi 3700de geçirip ertesi gün, gün doğmadan zirveye gidecektik ya da güney yüzündeki çığ parkuruna gidip kontrol edeceğiz, eğer çığ riski varsa kar mağarasına dönecektik. Güneş tam tepede ve çığ riskinin en yüksek olduğu zaman dilimi. Devam etmek aslında delilik. Acele etmeliydik 3700 geçidinden yaklaşık 100 metrelik bir iniş yaptık. Ve işte çığ parkuru karşımızda. Buradan da yaklaşık 50 metrelik bir yan geçiş var. Bu geçiş sırasında çığ düşmesi durumunda kurtulma umudu yok gibi, vadinin derinliklerinden toplarlar bizi artık. Saat geç olduğu için burada da ipe girmeyi tercih etmedik. Sırayla bu parkuru geçtik çok şükür kazasız belasız ve zirveye devam ettik. 2 saat sonra saat 14:45’te Kaçkar Dağı’nın zirvesindeydik. Birbirimizi tebrik ettik, zirve defterine bir şeyler karaladık, bir iki kare fotoğraf çektik. Hemen dönmek zorundayız. Zirveye geç çıktığımız için hava bozmuştu ve yaklaşık 50km hızında rüzgar vardı. Ayrıca tırmanışın başından beri ne su içmiştik ne de yemek yemiştik; çünkü bir aksilik olursa 3700 metrede geceleyecektik ve tüm yiyeceğimiz bir iki paket bisküvi ve portakaldan ibaretti. Hemen zirveden ayrıldık. Zirve sırtındaki müthiş rüzgar, biraz alçalmamızla arkamızda kaldı. Daha sakin bir yere vardığımızda hemen portakalları çıkarıp yedik. Hayatımda yediğim en lezzetli portakal diyebilirim. Portakalımızı ve kabuklarını yedikten sonra dönüşe devam ettik. Zirveden ayrıldıktan bir buçuk saat sonra 3700 geçidinin altına varmıştık. Susuzluktan bitkin düşmüştük, şimdi buz gibi bir cola için neler vermezdim! 3700 de çantalarımızın içinde su bizi bekliyordu. Suya ulaşmak içinde yaklaşık 100 metrelik bir tırmanış. Kendi tempomla yani 1 adım 1 nefes dinlen şeklinde yaklaşık yarım saat sonra 3700 geçidine varmıştım. Çantaların yanında ilk gözüme çarpan öğleleyin yediğimiz portakalın kabuklarıydı. Bir kabuğun üstüne azıcık portakal kalmıştı. Karın üstünden aldım, azıcık donmuştu ama yine harika bir tadı vardı. İnanılmaz bir şey bu meyva. Ekip geldikten sonra bir şey atıştırdık, sonunda azıcıkta olsa su içtik ve hemen dönüş için buzula girdik. Olabilecek en kötü şey hava karardığında buzuldan çıkamamış olmamız. Bu hem donma riski (gece -40 -50 derece civarında soğuk oluyor) hem de buzul yarıklarından birine düşme riski içeriyordu. Tam hava kararmaya yakın buzulun giriş kısmına inmiştik. Tıpkı çıkışta olduğu gibi iniştede emniyete girmedik sabit hattı denge amaçlı kullanarak biraz riskli iniş yaptık ve kampa doğru devam ettik. Kampa vardığımızda ortalık zifiri karanlıktı. Zirve tırmanışı 10 saat sürmüştü. Bu arada çok şanslıydık ki sapasağlam kampa varmıştık. Birbirimizi tekrardan tebrik ettik, akşam yemeğini hazırladık, bu günün inadına bol bol sıvı alıp tulumlarımıza girdik. Yarın dönüyorduk.