Gecenlerde aldigimAirbus maketi bitti geri F2005 kaldi yapilacak. Iyi de etmisim once ucagi harcamakla. Zira elime yuzume bulastirdim. Diger savas ucagindan dolayi yapistirma, birlestirme konusunda tecrubem vardi lakin cikarma, boyama konusunda sifir bilgi, sifir tecrube. Sadece ilkokuldan, ortaokuldan kalma resim derslerinde yaptigimiz sulu boya calismalarinin getirdigi bir tecrube vardi o kadar. Ozellikle boya yaparken Ctrl+Z ‘yi veya geri al tusunun varligi cok aradim. Her yanlis boyamamda veya tasirmamda zihnimde Ctrl+Z yapasim geldi cunku :lol: Cok feci bir durumdu. Ancak bayagi tecrube edindim, en azindan F2005′i boyarken cok daha temiz bir sonuc cikacagina eminim. Geriye sadece etiketleme konusundaki sıkıntıyı atlatmak kaldi. Aslinda atlatmasi kolay da bir yerden sabir bulmam lazim. Sabredemiyorum ki?! Hadi buyuk cikartmalar neyse de ozellikle kucukleri kesme ve yapistirma cok ciddi sabir gerektiriyor. Savas ucaginin etiketleri o yuzden hala kutusunda duruyor. Airbus’in ise kucuk etiketlerini paketleyip kaldirdim. Gunun birinde sabirli bir insan bulursam ona yapistiririm diye. Ama F2005′i yaparken bir yolunu bulmak lazim, o da yarim yamalak olursa rahat edemem.
Bu arada guzel iki tane de gemi maketi buldum. Biri plastik digeri ise istedigim gibi tahta set. Su elimdekiler bittikten sonra ilk isim bi tane edinmek olsun.
Ilk filmimiz Guney Kore’den; Welcome to Dongmakgol adinda olaganustu bir gorsellige sahip, sicak mi sicak, keyifli mi keyifli bir film. Seyrettikten sonra insanin dort bir yanini Dongmakgol’da yasama arzusu kapliyor. Oradaki insanlardan biri olmak, orada bir omur gecirmek istiyor. Televizyon yok, elektrik yok, bilgisayariydi internetiydi de yok. Ama bunlarin yaninda tasa da yok, dert de yok. Savas nedir bilmeyen, tufege sopa, migferlere kabuk, el bombasina patates diyecek kadar saf koylulerin yasadigi bir koy, Dongmakgol. Kore’de savas devam ediyor. Guney-Kuzey Kore catismasini filmin basinda en acimasiz sekilde seyrediyoruz. Birbirlerine olan dusmanliklarini, acimasizliklarini. Derken 3 Guney Koreli askerle 2 Kuzey Koreli asker Dongmakgol koyunde karsilasiyorlar. Bir de aralarina Amerikali bir asker de karisinca hikayemiz de burada basliyor. En bastaki gercekci savas sahnelerinden sonra, bu karsilasmanin ardindan oldukca sicak, samimi, olaganustu bir gorsellige sahip film seyretmeye basliyoruz. Koylulerin safliklari ile askerlerin dusmanliklari, nefretleri arasindaki tezatliklar sonucu meydana gelen olaylar bol bol gulduruyor bizi. Sıklıkla gosterilen ve seyrine doyum olmayan o enfes manzaralar, o capcanli renkler bizi alip goturuyor zaten. Zaman zaman kullanilan masalsi gorsel anlatimlar, tum film boyunca bizi saran muzikler seyir keyfine keyif katiyor. Insanlarin birarada yasadiginda pekala dostca gecinebileceklerini, savasin anlamsizligi cok cok guzel bir sekilde anlatiyor bize yonetmen; sıkmadan, ders verme kaygisi tasimadan. Uzatmiyayim. Keyifli bir iki saat gecirmek isteyenler mutlaka gitsinler Dongmakgol’a. Sonra ayrilmak istemezseniz oradan karismam.
Ikinci filmimiz ise “Bu neng shuo de. mi mi” yani ingilizce soylersek “Secret”. Hong Kong/Tayvan ortak yapimi olaganustu bir film. Olaganustu derken abartmiyorum gercekten muthesem. Onumuzdeki 3-4 yil icerisinde Hollywood versiyonunun kesinlikle cekilecegine eminim. Jay cok basarili bir piyanist, ogrencidir. Okulun son yilinda kaydini babasinin ogretmenlik yaptigi okula aldirir. Burada kendisi gibi cok basarili olan bir diger piyanist ve ogrenci Rain ile tanisir, arkadas olurlar. Ilk yarida bu guzel arkadasligi, muthis piyano resitalleri esliginde seyrediyoruz. Derken ikinci yarida bambaska bir hal aliyor film. Gittikce lezzetlenen bir sekilde devam ediyor ve bitiyor. Soylemiyeyim oturup seyredin. Ozellikle piyano resitallerini dinlemeyi seviyorsaniz mutlaka ama mutlaka seyredin. Son zamanlarda seyrettigim en iyi filmlerden biri oldugu gibi dinledigim en iyi muziklere sahip filmlerden de biriydi. Filmin en basindaki fragmandan baslamak uzere en son bitimine kadar bir solukta seyrettim. Gecenlerde The Legend of 1900′u seyretmistim. Seyredenler bilir, gemide dogan bir cocugun yetenekli bir piyanist haline gelmesini ve gemideki hayatini anlatan Tim Roth’un olaganust bir performans sergiledigi muthis bir filmdir. Piyano duellosu kavramiyla ilk o filmde tanismistim. Oldukca keyifli, seyrine, dinlemesine doyum olmayan bir bolumdu. Secret’taki piyano duellosu ise ondan uc dort gomlek daha ustundu. Gerek muzikler olsun gerekse de kamera acilari, efektler olaganustuydu. Filmin yonetmeni, senaristi, basrol oyuncusu, muziklerini yapan Jay Chou gercekten olaganustu bir is cikarmis. Kendisi gercek hayatta da olaganustu bir piyanist ve baska filmlerinde muziklerini yapan biri. Ilk senaristlik ve yonetmenlik denemesi olan bunun yaninda da basrol oyuncusu olan Jay Chou gercekten ilerisi icin umut vadeden biri oldugunu ispatlamis. Neyse uzatmiyayim, abartmiyayim. Lakin acin seyredin. Eger ki piyano dinlemeyi seviyorsaniz begeneceksiniz. Sevmiyorsaniz bile begeneceksiniz cunku senaryo itibariyle de bence cok cok basarili olmustur. Sevmemin bir diger etkisi de sey olabilir. Filmde Frequency ve Lake House gibi filmlerden de hatirlatmalar gordum. O iki filmi de sevmis biri olarak onlari animasatmasi da ayrica begenimi kazanmistir.
Seyretmeyecekseniz bile ozellikle Secret’in soundtracklerini bulup bulusturup mutlaka dinleyin.
Puzzle yapmayi da severim ama bazen gercekten can sıkıcı olabiliyor. Hele ki tek duze renkler, tonlar, sekiller var ise bu sıkıcılık derecesi gitgide artiyor. Selcuk’un aldigi puzzle duruyordu evde. Yapacagindan degil ya almis koymus odanin bir kenarina. Elime gecince bir basliyayim dedim, baslamaz olaydim. Sekiller, evler, dag tepeler neyse de masmavi gozyuzu yapmak pek de kolay degilmis. Hele bir noktadan sonra tum parcalari denemek. Neyse ki sinirlerim oldukca saglam cikti da yarisinda biraktim puzzle :P . Sonra nasil olduysa bir maket buldum. 200 kusur parcalik 1/48 olceginde savas ucagi maketi. Puzzle yerine cok daha guzel ve keyifli olacagini dusundugum bir ugras cikti. Ilk baslarda kolay gibi gorunse de -ilk olmasinin da etkisiyle- oldukca ugrastirdi. Gercekten kolay is degilmis; bir de tahta gemi modeliyle ugrasmayi planliyormusum ben. Dedim ya ilk olmasinin da etkisiyle sadece maketi yaptim bitti. Parcalari kestim, duzelttim, yapistirip ucak haline soktum. Ne bir boyama ne de bir iki cikartma disinda renklendirme yoktu. Ot gibi birsey oldu. Ama yine de keyifliydi. Ozellikle bir gemi maketi edinmek istiyorum ama henuz bir kit edinebilecegim bir yer bulamadim. O yuzden alternatif olarak simdilik plastik maketlerle idare etmek zorundayim :( Ama gemi de yapacam insallah, azimliyim :P
Gecenlerde hem oynamak icin neler yeni gelmis diye bakmak icin hem de biraz cocuklarla zaman gecirmek icin Toys’R Us’a gitmistim. Yasar’da maket diye birseylerden bahsedince gidip yerinde goreyim dedim. Revell’in guzel, istah acici setleri gelmis de meger haberimiz yokmus. Tahminim bi saat kadar onu mu alsam bunu mu diye tum maketlerin altini ustune getirdim. Cok alternatif olmamasi, mevcut maketlerin de nispeten kolay olmasi secenekleri bir taraftan da kisitlamisti. O hisimla bi tane 1/144 olceginde Airbus maketi alip ciktim. Ama aklimin bir kosesi Ferrari F2005 ve devasa Concorde maketinde kalmisti. Bugun firsat bu firsat tekrar gidince kacirmadan F2005′in de maketini aldim. Buralarda pek fazla ilgi olmadigindan bu tarz setleri bulmak zor oluyor. Gelenlerde aslinda oldukca eski maketler ama idare etmek lazim.
Ilk aldigim savas ucaginin aksine bu setten boyalari ve yapistiricisi da cikti. O yuzden biraz daha keyifli ve sonuclarin biraz daha goze hitap edecegini dusunuyorum. Once hangisinden baslasam acaba diye dusunurken ipi Airbus maketi gogusledi. Boyama isinde acemiyim henuz. Ya bi ressam bulacaktim ya da F2005′i yapmadan once biraz pratik yapacaktim. Bu sebeple once ucaktan basliyayim dedim ki Ferrari’nin sanini yurutecek F2005′in maketi biraz daha ozenli ve iyi olsun. Basladim da bu aksam. 1 saatlik bir surede ucagin ana iskeleti bitmisti bile. Oysaki savas ucaginin ana iskeletini sanirim 3 gunde falan tamamlamistim. Birak ana iskeletini sadece pilot koltugunu yapmak 10 dakikami almisti. Hangisi daha zevkli karar vermedim. Simdilik cerez niyetine bunlarla ugrasip, biraz daha elimi alistirdiktan sonra zorluk derecesi 5 olan yeni bir maket edinmem sart. Yoksa bu sekilde tadi cok fazla damakta kalmiyor :P
Baslamadan once son hazirliklar da tamam :P
![]()
Simdilik ucagin son hali boyle. Bu aksamik bu kadar yeter sanirim. Yarina devam ederim. Bittikten sonra da F2005′e baslarim artik.
![]()
Panoramik fotograflari oldum olasi sevmisimdir, her ne kadar becerip cekemiyor olsam da. Ama ugrasmasi bile apayri bir keyif veriyor. Ozellikle kislarin kis gibi gecmedigi, ayni zamanda baharin, yazin guzelliginin de olmadigi su gunlerde cok daha iyi geliyor; en azindan disari cikmak icin sebep veriyor. Yoksa nedendir bilmiyorum ama elime makine alip disari adim atasim gelmiyor. Yaz gelse bortu bocegin pesinde kosturma firsati olacak ama kisin iste o “kis” olmayinca pek de birsey kalmiyor geriye. Veya ben artik “fotograf” denilen olgudan ilginc bir sekilde kopmus vaziyetteyim. Sanirim su aralar kafamda dolasan eldeki tum ekipmani satma fikrinin temel nedeni de?! Kulaga da pek hos geliyor aslinda…
Gerci konumuz bu degil ama. Ne zamandir tembellikten erteledigim ceviriye basladim. Aslinda Kasim-Aralik gibi baslamistim fakat okuldu, dersti, projeydi derken kaldi. Su an Panorama Factory‘nin yeni surumu de cikmisken yeniden basladim programin Turkce cevirisine. Insallah yine uzerime bi agirlik cokmez, miskinlik agir basmaz da 10-15 gune kadar biter su ceviri, yeni surumde yerini alir. Bu arada panoramik fotograflarla ilgilenenler icin de tavsiye ederim programi, bir denesinler mutlaka. Pisman olmayacaginiza eminim :P
Prison Break, WGA’nin grevine kurban gidip 13. bolumle apar topar bitince haliylen insan bosluga dusebiliyor seyredecek birsey bulamayinca. Lost kismen de olsa o eksikligi kapatiyordu aslinda. Ozellikle 5. bolumuyle birlikte apayri bir kivama geldi. Keske ayni sekilde devam etseler. Etseler de gerci ne kadar edecek ki? 5. bolum oynadi. Cekilmis olan 3 bolum daha kaldi. 8. bolumden sonra da tatile giriyor. Bi de Nisan’in son haftasi 9. bolumle baslayip bu sezon planlanan 16 bolum yerine 13 bolumle 4. sezona veda edecek. Kalacak yine elde avucta sorularla. Gerci son bolum gibi 3-4 bolum daha yapsalar en azindan sisimiz biraz iner :P
Neyse bosluktan bahsediyorduk. Bu diziler yuzunden film izlemeyemez hale geldim. Aslinda izlemesine izliyorum ama acip filme baslamak kismi zor geliyor. Alistik 20 dklik, 40dklik dizilere simdi oyle 2-3 saat olunca insan oturamiyor. O yuzden 3-4 bolum dizi, 1-2 film seklinde gecistiriyordum gunleri. Lakin siradisi doktorumuz Dr. Gregory House ile tanisinca filmlerin pabucu bir sureligine dama atildi. Etrafta bol miktarda bulunan bu hastane dizilerine cok da sicak bakmiyor(d)um acikcasi. Arkadaslar icin indirdigim Scrubs ve Grey’s Anatomy’nin sadece 1-2 bolumen dayanabilmis ve listemden kaldirmistim. Ancak ne seyredeyim derken oldukca ovulen House’un ilk 3 bolumunu izledim. Arkadasindan da sonraki 3 bolumu derken su aralar 1. sezonu neredeyse bitmek uzere. Diger dizilerden ayriliyor veya ben onyargili davranip ayiriyorum. Aslinda House’a da baktigimda dizinin belki de yarisini anlamiyorum. Havada ucusan terimler, ilac, hastalik isimleri derken konusmalar, altyazilar akip gidiyor. Ancak yine de seyrettiriyor kendini uyuz herif ?! . Dizinin goruntulerini, tonlandirmalari, kamera acilarini oldukca begendim. Sade jenerigi de oldukca guzel ve basarili olmsu. Dizide ozellikle Gregory House karakteri gercekten muthis. Bi insan bu kadar ukala, ancak bu kadar uyuz, tum bunlara ragmen de bu kadar hakli olabilir. Ukalaligi da buradan geliyor herhalde. Ayni sekilde mizahi yonu de yine bu ukalaligindan kaynaklaniyor buyuk bir olasilikla. Hugh Laurie oldukca basarili ve iyi bir is cikariyor. Dizinin, ne hastane detaylariyla, ne hastalik detaylariyla, ne konusmalarla ne de baska birseylerle cilkini cikarmiyorlar. Hepsi dozajinda. Ara ara ekrana gelen vucud icindeki efektler, goruntuler de cok basarili ve dozunda olmus. Umdumugun aksine oldukca keyifli ve seyredilesi bir hastane dizisi olmus House M.D. ; dizi arayanlara tavsiye olunur. En azindan 1-2 bolum seyredip kendiniz karar verin. Ayrica yanlis bilmiyorsam dizi doktorlarin danismanliginda cekiliyormus. Yani gerceklere dayaniyor demek yanlis da olmaz (doktor olmadigindan ancak bu kadarini soyleyebiliyorum :P) . Ayrica yer yer yapilan gondermeler de harika olmus, tadina tad katmis.
How I Met Your Mother’in tatile girmesinin ardindan kapildigim umutsuzluktan sonra 3. sezonu tekrardan seyrederken vakti zamaninda oldukca ovulen ve sitcomun onculerinden tabir edilen Friends’i de bi kenarda tutuyordum. How I Met Your Mother’in 17 Mart itibariyle geri doneceginin sevinciyle o zamana kadar dedim vakti Friends’le gecirelim. Ilk basta alismasi biraz zor geliyor ama sonradan alisiyor insan. Yabanci sitcomlarin aslinda en cok bu tarafini seviyorum. 20 dk gibi oldukca yeterli bir zamanda fazlasiyla yapmak istediklerini yapiyorlar. Cilkini cikarmadan hersey baslayip bitiyor. Ara ara bir doz Friends de iyi gidiyor, hastaneden hastaliklardan bikinca.
Bu arada izlenecekler listesi de yine artmaya basliyor. Bir sekilde ucundan kiyisindan baslamak gerek.